15 Temmuz 2007 Pazar

korku

Sinop’tan sonra Samsun’un soğuk iklimine bir türlü alışamamıştı. Paltosunun yakasını kaldırıp, atkısını yüzüne çekti. Belediyenin yeni taktırdığı beyaz ışıklardan iyice soğuk görünen dar ve yokuş yollarda yürümeye devam etti. Bir an bir ürpertiyle ardına döndü ve arkasını kontrol etti. Paranoyak birisi değildi ama bu hissi daha önce hiç hissetmemişti. Birkaç apartman sonraki köşede, tam sokak lambasını arkasında bir gölgenin geçtiğini son anda görmeseydi sadece paranoya deyip üstüne varmayacaktı. Hızlandı, adım seslerinin arası oldukça sıklaşmıştı, tüm kasları gerilmiş ardından gelecek ama belirgin olmayan bu tehlikeye karşı kendini olabildiğince hazırlamıştı. Yine aynı izleniyorsun isimli hissini duyumsar duyumsamaz yine arkasını döndü. Gördüğü manzara korkunçtu; soğuk saydığı sokak lambaları sokak ortasına ilerleyen bir atlıyla teker teker ve yavaş yavaş sönüyordu... At tamamen ( tıpkı binicisi gibi ) simsiyahtı. Korkudan birkaç adım gerilerken kaldırıma takılıp yere düştü. Kalkmaya bile kalkışmadı... Atlı yavaş yavaş yaklaştı, yaklaştıkça elindeki uzun mızrağı ve kalkanı iyice seçmeye başlamıştı... Yardım istemek için bağıramıyor, kaçmak için ayağa kalkamıyordu. Mızrağın ucu çenesinin altına gelinceye kadar şok onu bir ahtapotçasına sarmıştı... Uyandığımda her yanımı basmış olan terle yatağım sırılsıklamdı. Sağıma dönüp gafletle hala yanımda yatıp yatmadığını kontrol etmek istemiştim ki birden boş yastığı görünce akşam kavga ettiğimiz ve onun kendi evinde kaldığı gerçeğini hatırladım. Küfürler savurup uykuma geri döndüm. Sabaha yazmam gereken bir öykü vardı.




...Ve ben öyle bir şey göstereceğim ki sana,
Ne seni durmadan izleyen sabahki gölgendir
Ne kalkıp seni karşılayan akşamki gölgendir,
Sana korkuyu göstereceğim bir avuç tozda!
T.S.(Butch)Elliot



Güneşli bir gündü Gerlas yumru yumru elini gözlerinin üzerine siper edip etrafına baktı. İlerdeki hafif dumanı ve ağaçlığı gördü. Oraya yürümesi gerektiğini hissetti. İlerlerken aklı git gide karışıyordu, son hatırlandığı şey göğsündeki ağrıydı...
...Suaris, kahrolası kolcu çocuk ...acaba iyi mi?
Yavaş yavaş yaklaştığı yerde bir demirci görüyordu Gerlas, hemen ardında bir iki köknar ağacı ve bir han vardı.
...Nuares, o kahrolası kasaba, ama bana ne oldu? Mira Kuartinis... o kokarca suratlı avcı.
Demirci bir ara Gerlas’a baktı, yaşlı cüce cebinden piposunu çıkarıyorken demirci ile göz göze geldi. Tüyleri diken diken olmuştu fakat yinede huzurluydu.
...ama ben öldüm...
Belindeki olması gerek ağrıyı düşünerek gayrı ihtiyari bir hareketle elini beline götürüp yerden irice bir tahta alıp köknar ağacına doğru ilerken belinin ağrımadığını fark ederek birden durdu. Demirciye döndü ve sordu.

“Ben öldüm öyle değil mi?”
“Evet Klarin torunu, Herdern oğlu Gerlas, sen öldün.”

“O zaman sen...”

“Evet, cüceler bana Molbadin* der.” Dedi demirci.

“Hmm, iyi bende dinlemek istiyordum.” dedi cüce ama içi içini yiyordu. Mira’yı düşündükçe bedenini ateşler sarıyordu. Tekrar hiç durmayan demirciye geri döndü.

“Peki çocuk?”

“O Işık Getiren'le beraber. Seni bekliyor.”

“Nerde!?”

Demirci uzun zamandır ilk kez başını işinden ayırdı ve köknar ağacının altındaki gölgeleri işaret etti.

İki dost ancak bu kadar soğuk buluşabilirdi. Suaris’in yüzünde derin bir huzur vardı. Yine ilk karşılaştıkları zamankine benzer Elf yapımı kıyafetleri giyiyordu.

“Sana ihtiyacım var yaşlı kişi.”

“Tabii ki var çocuk, bensiz evinin kapısın bile bulamazsın sen.”

YASAK ŞEHRİN MASALLARI

KORKU

Hancı bu gece ki üçüncü şişe şarabı küfür ederek şehir muhafızlarına götürdü. Parasını alamadığı on yedinci şişe olacaktı bu. Diğer müşterilerin siparişlerini aklında tutarken muhafızların salonun ortasına çöreklendiği masaya doğru dalgın dalgın ilerledi. Sarhoş şehir muhafızlarının masasına garson kız yollamadın kötü bir fikir olduğunu hancı Kellerd iki sene önce üzücü olaylarla öğrenmişti.
Marchi üç yıldır Kellerd’in garsonluğunu yapıyordu, iki sene önce savaşlarda ailesinin son kalan üyesini, ağabeysini kaybetmiş dayanacak hiçbir şeyi kalmamıştı. O günden beri babasının eski dostu Kellerd ona bakıyordu. Tabii karşılığında Marchi onun yanında çalışıyor Kellerd’in karısı Deborah huysuzlandığında Kellerd’e yatağına yer açıyordu. İşgal edildiğinde şehirden kimse ordulara karşı koymamıştı, işgal onlar için neredeyse iyi bir iş idi. Fakat yinede o gece hiç kimse dışarı çıkmamıştı. Askerlerde başarılı bir işgali kutlamak ve eğlenmek için hana gelmişlerdi. Marchi sevmese de hizmet etmek zorunda olduğu askerlerin masasına elinden geldiğince uzak kalmaya çalışmıştı ama o gece bu pek işe yaramadı. Kapıları ve pencereleri kapatan askerler kıza tecavüz etmişler itiraz eden Kellerd’in de bacaklarını kırmışlardı. Marchi ertesi sabah hanın ortasına kendini asarak intihar etmişti.
Hollard hanı temizlemek için ayda iki gümüş alırdı ve geceleri de bir bira. Ayrıca yerde bulduğu her şey onundu, bu da bazen gelirini ayda dört gümüşe kadar çıkarırdı. İlk kez kapı ve pencerelerin kapalı olduğu görüyordu çocuk. Garipsedi ve içeri girdi ilk gördüğü şey yele bir olmuş han ve hancı Kellerd’i bacakları biçimsiz bir şekilde duruyordu adamda buna aldırmazcasına yerde yatıyordu. Çocuk daha önce nasıl olduğunu sadece duymuş olmasına rağmen adamın bacaklarının kırık olduğunu anladı. Sonra tavandan sarkan büyük şeyi fark edip döndü ve Marchi’nin çıplak bedeniyle karşılaştı. Kadın boynundaki iple sağa sola usulca sallanıp kendi ekseninde dönüyordu. Hollard ne kadar orada öylece kaldığını hatırlayamadı, kendine geldiğinde arkasından gelen bir el onu yana ittiriyordu.
“Birilerini yardıma çağır ve birde rahip bul.” dedi kapıdan gelen ışıkla yüzü görünmeyen adamın puslu sesi. Hollard düşünden adamın dediklerini yaptı.
Çocuk büyük panikle bir şeyler anlatıyor, kelimeleri yutuyor, tekrar tekrar söyleyip saçmalıyordu ama yüzünün halinden Daniel bir şeylerin hiç de iyi durumda olmadığını anlayabiliyordu. Hana geldiğinde orta boylu, uzun saçlı çıkık çeneli, çirkin sayılabilecek genç bir çocuk Kellerd’i bara yatıyordu. Hancının bacakları yanda gayet serbest bir şekilde sallanıyordu. Daniel’in gözleri endişeyle Marchi’yi aradı ve hanın ortasındaki üstü perdelerle örtülmüş bir çift kadın ayağını gördü. Neler olduğu tahmin edebiliyordu, gece hana giren askerleri görmüştü. Kendini kaybedip. “Ulu tanrım Marchi!” kadına doğru hızlı hızlı yürümeye başladı ama onu barın yönünden gelen bir ses durdurdu.

“Onun artık yardıma değil bir rahibe ihtiyacı var.”

Daniel hiddetle döndü ve çocukla göz göze geldi. Çocuk ifadesiz bir yüz ve yarı kapalı olan gözleriyle Daniel’i süzdü ve ilgisini barın üzerinde adama yöneltti.

“Ama bu adama hala yardım edebilirsin.” Birkaç dakika Daniel olduğu yerde kaldı ama sakinleşmişti.

“Ne yapmam gerekiyor?”

Kellerd ayıldığında tiksinç bir koku burun deliklerini ve genzini oldukça yakıyordu.
“Buda ne !?“ dedi. Hayatı boyunca hiç tanımadığı ama hiç unutmayacağı bas bariton bir ses onun anlayabileceği ama anlamasına umursamadan
“Canın acıyacak biraz dayanmak zorundasın ve buradaki bulamacı her hafta süreceksin” dedi. Kapüşonlu yeşil ve kahverengi tonlarda bir tunik giymiş çocukla yüz yüze gelen hancı birden kızı ve olanları hatırladı gözleri büyüdü. Çocuk neler olduğunu anlarcasına bir ifade takındı ve başını iki yana salladıktan sonra işine geri döndü. Kellerd bacağındaki acılara aldırmadan suskunca ağlıyordu.
İki haftada hanı ancak düzeltmişlerdi, Kellerd’in daha sonra adının Suaris olduğunu öğrendiği çocuk ve Hollard hiç durmadan çalışmışlardı. Şu aralar parasının olmadığını ve çalışacak iş aradığını söyleyen Suaris ve Kellerd adam iyileşinceye kadar handa çalışacaktı ama Kellerd bir an bile bu genç adamın kahverengi gözlerinde iş arayan birinin ruh halini görememişti. Çocuğun amacı başkaydı ama Kellerd bunu hiç merak etmedi, bir şekilde dış dünyada süren savaşla ilgili olduğunu biliyordu. Bir iki ay Suaris Kellerd’in sağ kolu oldu, Kellerd ona geceleri neden dışarı çıktığını ve sabaha karşı döndüğünü hiç sormadı.
Terlemeye başlamıştı bu olayları ne zaman aklına gelse çılgınlar gibi terliyor, ateş basıyordu. Elindeki şişenin çatlaması hissetmedi bile. Masadaki boşları alırken ona arkası dönük bir çavuş büyük bir zevkle yanındaki onbaşıya garson kızın ne kadar güzel ve baştan çıkarıcı olduğunu anlatıyordu. Kellerd’in ensesindeki tüyler diken diken olmuştu, tam elindeki kalın rom şişeleri çavuşu öldürmek için kullanacaktı ki köşedeki gölgeler içindeki masayı fark etti. Tüm öfkesi birden dağılmıştı.
“ O masa boş değil miydi? Peki gaz lambası neden onu aydınlatmıyordu ?” Yaşlı hancı bunları düşünürken birden kendini elinde boş şişe ve bardakların bulunduğu dolu tepsiyle masanın başında buldu. Çok yaşlı ve değişmiş görünmesine rağmen adamı tanımıştı.
“Suaris.” Dedi. Masada ki adam füme renkli kapüşonun altından gülümseyerek “ Uzun zaman oldu öyle değil mi?” Kellerd cevap veremeden kısa, kıvırcık saçlı, çoktan sarhoşluk sınırını aşmış, şişmanca bir kadın avazı çıktığı kadar tiz bir sesle şarkı söylemeye başladı. Masada ki iki gölgede tedirgin ve bu işkencenin ne zaman biteceğini merak edercesine kadına baktılar. Kadın öylesine sarhoştu ki parçanın sonunda sızdı. Kulakları geren ve geneldeki müşterilerin gülmesine neden olan parça bittiğinde hancı gölgelere sinmiş bu silüyete geri döndü.

“Evet, ııı.. oldukça uzun zaman gibi geliyor öyle değil mi? Hem zaten işgalden sonra her şeyde değişti.”

“Sende değişmişsin hancı, eskiden bu kadar konuşmazdın.” Kellerd kendine bu şekilde ukalaca davranan, bir zamanlar pek çok şeyi paylaşmış oldukları ve bir zamanlar kendisini sakatlıktan kurtaran genç adamın gözlerindeki irfanı gördü. Fakat artık bu gölgeler içindeki ve kapüşona gizlenmiş yüz olması gerektiği gibi genç değildi.


“Benden ne istiyorsun Suaris?”


“Neden kalede az asken var?”


“Arhabasia denilen kıtada artık işler iyi gitmiyormuş her kaleden merkeze destek birliklerini çağırdılar, yalnızca kaleyi ve şehir koruyacak kadar asker var.”

“Bu kadarını nereden biliyorsun?”

“Ben buranın tek hancısıyım unuttun mu?”


“Burada yakalanan dört yabacının yerlerini ve durumlarını öğrenmeliyim, kaç nöbetçi onları bekliyor nereden girilir nereden çıkarılır.”


“Kaleden kimseyi kaçıramazsın! Çıldırdın mı sen ? Hem nereden öğreneceğim ben bunları ? “


“Sen buranın tek hancısısın, unuttun mu?”


“Tanrılar, yinede başaramazsın Suaris!”


“Kim demiş?”




Hızla koşmaya devam etti. Şehirdeki herkes uyumuştu, nöbetçiler ve kovaladıkları genç adam haricindeki herkes. Arieles onbaşısının ardında, bu kış akşamında hanın güzel kızlarından biriyle olma ihtimalinin arasına giren bu hırsıza ve de şansına veryansın edip duruyordu, küfretmeye gücü kalmamıştı. Adamın gücü ve dayanıklılığı nöbetçilerden oldukça fazlaydı. Hızla gölgelere daldı, nöbetçilerin alışık olmadığı kovalamacıyı artık ciddiye aldıkları nefes buldukça çalmaya başladıkları ve şimdilik ciddiyetsiz-cılız borulardan anlaşılıyordu. Mesafeyi biraz daha açmıştı ki tam istediği zaman dilimine sahip olduğunu anladı. Döndüğü köşede hızla pelerinini çıkardı, ters çevirdi, kapüşonunu düzeltip kafasına geçirdi. Yüzüne gizli ceplerinden birinden çıkardığı takma sakalı yarım yamalak yapıştırdı. Çantasını kambur görüntüsü verecek şekilde yerleştirmişti ki diğer köşeden gelen nöbetçilerin seslerini ve homurdanmalarını duydu.
Pan_Altan üç yıl önce işgale uğramış, ondan beri hiç bir şehirli geceleri dışarıya çıkmaya cesaret edememişti. Edenlerin ise sonunu kimse bilemiyordu. Onbaşı Riqtuar iki ay önce geldiği bu şehirden oldukça hoşlanmıştı. Bu olay, birkaç sarhoş çatışması haricinde ki, ilk olaydı. Adamı nasıl olsa yakalayacaktı. Onu birkaç kere Son rüzgar hanında görmüştü. Aslında şüphelendiği bile söyleyebilirdi, eğer kucağında bir fahişe olmasaydı ya da yönünü bulamayacak kadar sarhoş onu sorguya çekebilirdi. Handa sarhoş oluncaya kadar içmeyen tek adam oydu. Onbaşı geçte olsa genç adamın bir casus olduğuna karar verdi.Bu bana yeni rütbe, bir at, dolgun bir ödül ve iyi bir maaş olacak, diye düşündü.
Kaçak füme renkli bir pelerinle sokak lambasının altından geçti ve sola döndü. Yeni bir rütbe, artık çavuş olurum kim bilir belki de bir teğmen...
“ Hızlanın!” diye bağırmaya çalıştı ama zaten hantal olan bedeni neredeyse tıpkı ciğerleri gibi iflas dercesine gelmişti. Köşeyi döndüklerinde siyah pelerinli, kısa boylu, kambur yaşlı bir adam su birikintisinden kalkmaya çalışırken etrafa yoğun bir şarap kokusu yayıyordu. Tam kalkmayı başarmıştı ki onbaşı ayak bileğine kadar olan su birikintisinden onu tutup kendine çekti.

“Nerede o?!”

“Kim, sayjı değerr subayım?”

“Buradan kimse geçmedi mi?”

“Geçtiii...”

“Peki nerede kahrolası!?”

Gözleri kısık yaşlı adam sargı dolu elleriyle titreyerek yolun sonunu gösterdi.
“O tarafa gitti.”
Onbaşı küfrederek çok değerli zamanını harcamış yaşlı adamı hızla duvara savurdu. Adam oflayarak su birikintisine tekrar düştü. Onbaşı ve adamaları hızla sokağın sonuna doğru koşarken bir tanesi kalmış, sudaki yaşlı adama bakıyordu. Elmore Gitlas inanılmaz iğrenç bir sırıtışla giden komutanın arkasından baktı, hızla karar vermeye çalışıyordu. Savaştan önce hırsız ve katildi, savaşla birlikte orduya katılmıştı bu daha güvenli ve karlıydı. "Bir sarhoş, muhtemelen yarın hatırlamayacak, hem hatırlasa ne olur ki çok yaşlı kimse ona inanmaz" diye düşünüp yaşlı adamın üzerinde ki para kesesini aramaya başlamıştı ki birden su birikintisinin içinde uzunca bir şeye bastığı fark etti, kıvrık nesneyi tutup kaldırdı. Bu arada gözü yaşlı adamın ayaklarındaki siyah füme renkli çizmelerindeydi. Bu şaşkınlıkla “Bu...bu bir yay.” Diyebildi. Elmore hızla başını onbaşının gittiği yöne yardım çağırmak için çevirmişti ki birden ayak bileklerinde hissettiği bir acıyla yere çöküverdi... Ne olduğunu anlayamadan bir el ağzını kapatmıştı. Ayak bileklerinin arkasındaki tüm bağlar kemiğe kadar kesilmişti, oluk oluk kan akmasına ve kulaklarının kan kaybıyla uğuldamasına rağmen Elmore hızla gırtlağı kesilmesin diye elini boynuna götürdü. Fakat kurbanı Elmore’u zaten gafil avlamıştı ve tüm avantajlarını kullanmak konusun üzerinde oldukça da kararlıydı. Elmore zırhın korumadığı kotluk altından giren Elf yapımı kısa kılıcı hissetti ve her şeyin bittiğini anladı.
Yaşlı adamdan sonraki sokakta Onbaşı Riqtuar kulaklarından duymadığı bir sesle sarsıldı.

“Peki sen korkar mısın ?”

Kendi etrafına dönerek aslında hiç olmayan bir sese karşı bağırdı.

“Kim, ben mi? Hayır!”
Belkide ses gerçekten vardı. Zira onbaşı hala o sesi duyordu.

“Evet, korkarsın. Korkacaksın. O an gelecek, sen yalnız yürürken sesimi duyacaksın, ancak duyunca anlayacaksın; sen bir avsın! Kulaklarında sesim sisli bir havada eski bir mabedin çanları gibi çınlayacak. İşte o zaman anlayacaksın.”


Adamlarının şaşkın bakışlarına aldırmadan etrafına dönüp baktı, soluk alış verişi hızlanmıştı ve yüzünde bariz bir endişe vardı. Tam bu anda havada bir vızıldama duyuldu ve Gord adlı Minetour boğazındaki okla yere yığıldı. Devriye içersine birden belirli bir korku yayılmıştı. Herkes itiraf edemese de bir yanındakinin de tıpkı ona olduğu gibi garip konuşmalar duyduğunu ve korktuğunu biliyordu. Onbaşı birkaç adım ilerledikten sonra arkalarındaki sokak lambası birden boğulurcasına söndü ve yineden korkuların sırılsıklam terlettiği onbaşı o tıslarcasına konuşan sesi işitti.

“Huzursuz olacaksın, benliğin bir av köpeğinin fareyi silkelemesi gibi silkelenecek. Şoka gireceksin tıpkı diğerleri gibi. Şok sende bir kedinin dişleri arasındaki farenin göstereceğine benzer felç edici bir tür donma yaratacak. Şok seni vuracak; gözlerin çalışsa da beynin anlayamayacak karanlıktaki ( Belki de benimde içinde olduğum ) gölgeleri. Gözbebeklerin artık benden değil de karanlıktan korkarcasına büyüyecek. Fakat sen ne görecek ne de duyacaksın dünyayı. Duyuların çalışmayacak. Sen sadece beni görecek, beni duyacak, beni tadacak, bana dokunacak ve benim kokumu alacaksın. Duyularında sadece ben olacağım. Sen tamamen bilinçliyken hiçbir şey hissetmeyecek sadece korkacaksın.”

Birkaç kişi uğursuzluklara ya da kötü ruhlara karşı bildikleri duaları okuyor, bazıları tövbeler ediyordu. Hatta bir tanesi diz çöküp ağlamaya bile başlamıştı ama ensesinden giren bir ok göz yaşlarıyla kanının karışmasına sebep oldu. Artık hepsi aralarından hiç birinin bir daha sabahı göremeyeceklerini biliyordu.




Sabah kasabada uyanıp dışarı çıkma gafletine düşmüş pek çok kasabalı kızgın nöbetçilerin gazabına uğradı. Kimse neden sinirlendiklerini bilmiyordu. Kasabalı üç senedir bir tek direniş bile göstermemişti. Öğlene doğru yayılan söylentilere göre Onbaşı Riqtuar denetimindeki gece yarısı devriyesi bir Elf birliğinin saldırısına uğramış onbaşının ve birliği şehrin doğu kadında teker teker öldürülmüştü. Onbaşı son rüzgar hanın arka kapısında yarı deli bir şekilde bulunmuştu. O gece dört kişi hariç tüm kasaba nasıl olup ta bir birliğin çok sıkı korunan kale surlarında içeri görünmeden girdiğini merak ederek uyudu.

Hana sakin ve düşük omuzlarla giren şövalye kürklü ve kapüşonlu pelerinine iyice sarılmıştı. Ardındaki kadın için kapıyı açtı ve sadece onun anlayabileceği ölçüde belirsizlikle selam verdi. Kadının ve ardındaki savaşçının yüzündeki korkuyu fark etti ve kendini açık edebilecek bu hareketine küfürler savurdu. Allahtan yakınlardaki nöbetçiler genç bir fahişe ile anlaşmaya çalışıyorlardı. Kadın kalın ve bol pelerinine rağmen fark edilebilecek bir zarafet ile içeri süzüldü. İçerisi sıcak ve asker doluydu. Kadını ne pahasına olursa olsun korumaya and içmiş iri yarı sarışın adam bir kez daha küfrü savurup unutulan tüm tanrılara, özellikle savaşçıların tanrıçası İsthar'a dualar etti. Yanında ki şövalye ve çöl adamı bir orduya bedel olsalar da burada çıkmaları imkansızdı.Birden her şey değişiverdi. İlk duyduğu arkasında ki şövalyenin Adalet tanrıçası Fiona'ya yakarmasıydı ardına dönüp baktığında bir Minatour devriyesine bile eğlenerek kafa tutan şövalyenin yüzü bembeyaz olmuştu. Sarışın adam etrafındaki askerlerin ve şehir muhafızlarının şövalyenin açılmış pelerinin arasından görünen zırhı için endişelenmiyor olsaydı oradan uzaklaşan ve şövalyeyi bu kadar kokutan füme pelerinli adamı fark edebilirdi.


“Bir şövalye!”


“Yakalayın!”


“Şu üçüyle birlikte geldi!”


“Hey ben bu kadını tanıyorum... Batıda aranan kız bu!”



Gerlas öfkeden kudurmuştu han odasında bir o yana bir yana gidiyor kısık sesle ve olabildiğince büyük bir öfkeyle konuşup duruyordu.
“Nasıl böyle aptalca davranabilirsin ? Bu durumdayken kıçına iğne batmış bir Minatour bile bu kadar kasabayı birbirine katamazdı.”
“Ne yapıyım? Eğer devriyedekiler beni arasaydı kaçacak zaman bile bulamazdım.”
“Aman ne iyi yaptın! Şimdi tüm giriş çıkışlar kontrol altında. Bu dördünü nasıl çıkaracağız söyler misin el kadar yerden?” Derken Suaris’in yüzündeki umursamaz maskenin yine orada olduğunu fark eden Gerlas daha fazla delirip hanı yıkmadan önce arkasını döndü.
“Neden bu kadar değerliler yaşlı kişi?” diye sordu Suaris Yaşlı kişi sıfatının inatçı cücede etkisini bilerek. Hem böylece cücenin kızgınlığından da kurtulacaktı. Suaris’in bu manevrası işe yaramıştı Gerlas dikleşerek otoriter bir biçimde bilgisiz ve sabırsız çocuğa kuzey toprakları tarihçesini anlattı.
“Yıldırımlar ve kuraklıklar devrinden önce Elfler ve Cücelerden önce barbar insanlar batı denizlerini aşıp buraya göç etmişler. Bir çoğu şu an ki kuzey topraklarında buralara, hatta daha da sıcak toprakları olan güneye. Kalanlar zamanla çoğalmışlar ve Klanlara ayrıldılar. Pek anlaşamazlardı fakat bu son zamanlarda aralarında ki huzursuzluk git gide arttı. Birkaç sınır çatışması ve bir iki suikast Kuzey krallıkları denilen klanlarında savaş rüzgarları esmesine yetti. Prenses kuzey klan topluluklarının reisi Herbert ile evlenecekken kaçırıldı ama şu iri kıyım sarışın şövalye yamağı onu kurtardı. Eğer prenses topraklarına sağ salim geri dönerse klanlar birliği tarafsızlığını bozar ve savaşa katılır.”

Surların en altındaki sekiz metreye yirmi metrelik bir hücredeydiler, yinede içeri ışık sızıyordu. Birbirlerine bakıp iç geçirdiler. Soğuktan iyice yerlerine büzüşmüşlerdi. Burun deliklerinden çıkan buhar bir süre havada asılı kalıyordu. Şövalye utançla başını öne eğmiş parça parça kalan pelerininden elini çıkarıp ağrıyan başını ovuşturuyordu. Savaşçı onu anlıyor utancını paylaşıyordu. Görevini başaramamış prensesle yakalanmıştı. Lerdares duvarlara yeniden baktı. Bakışları bir haftadan beri aynıydı, umutsuz. Her zamanki gibi her mahkumu birer birer inceledi ve her zaman ki gibi tavrı kendinden emin, hiçbir şeyi umursamaz, gamsız görünen çöl adamında durdu. Esmer, fazla su görmemiş, gergin ciltli bu adam halinden gayet memnun uyuyordu.
Onları koydukları genel hücrede oturuyorlardı. Diğer mahkumlar bu gruptan Archillian yüzünden oldukça korkmuş bir şekilde bakıyorlardı. Alın kemiğinin bir uzantısı olarak kaşlarının hemen üzerinde aşağıya doğru dört beş parmak uzanan boynuzları ve üst çenesinin köpek dişleri dudaklarının ve alt çenesinin yanından çıkmış olan sakin savaşçı ırkının bu korkutucu dış özelliğinden gurur duyarak sadece karşıya bakıyordu. Yinede diğerlerinin uzak durmasının sebebi Archillian'ın iki bucuk metrelik boyuydu. Lerdares’e bir hafta önce sorsalar bu iki adam kesinlikle güvenilmemesi gerekenler arasındaydı. Ama babasının eski bir dostu ve öğretmeni olan Borigen bu iki kişiyi Lerdares’e eşlik etmeleri için vermişti. Ve şimdi bu eski şövalye yamağının en güvendiği iki kişiydi.
Bu yüzden rahatsız hücrede ister istemez anılarının içine gömülerek bir uykuya daldı.
Uyandı, gözlerinin açılmasıyla birlikte dökülen yaprakları gördü. Altına yattı çınar ağacının bir yaprağı başının yanına düştü. Yavaşça başını sağa yatırıp sağ yanında görebildiği alanı gözleriyle şöyle bir taradı. Sol kısmını da aynı tedbirle tarayan güneyli çabucak kalktı ve yol arkadaşlarına baktı. Kutsal kız uyuyordu, Sarı saçlı iri savaşçıda uyuyor gibi görünse de güneyli kurnaz tilki uyuduğuna dair ciddi şekilde şüphe etti. Şövalye neredeyse horlayacaktı. Gruptaki en iri insan olan Coutreit’den bile uzun ve geniş olan Archillian siyah bol kıyafeti düzeltip, yüzünü yapraklardaki birikmiş sularla yıkadıktan sonra sönmekte olan ateşi tekrar yakmak için eğildi, birkaç dal buldu ıslaklardı ama önemsemedi. Okulda öğrendiği ateş büyüsünü usulca zihninden tekrar etti ve ateşi yaktı. Irkının ortalama boyu en iri insan soyundan neredeyse bir ya da iki metre daha uzundu. Neredeyse üç ya da dört insan gücün delerdi. Pek çok kadim dili ve irfanı bilirler ve dört yüz yıldan da fazla yaşarlardı ama neden bu dünyaya hükmetmek için değil hizmet için gelmişlerdi. Dengeyi korumak onların göreviydi. Tanrıçaları Alkdear ( Bu garip kıtada ona Launa deniyordu. ) tüm Archillianları bu sebepten Rhea’ya Umhartar’dan yollamıştı.
Kahvaltının tatlı kokusu ağır zırhlı şövalyeyi uyandırdı. Homurdanmadan soğuk sabahı karşıladı. Diğerleri de kahvaltıya kendilerini hazırlıyorlardı. Derrek kılıcını toklarına yerleştirdi. Gerideki ağaçların ardına sabah duasını etmeye gitti. Şövalyenin sessizce yapmaya kalktığı işler güneyli için tam bir faciayaydı. Ağaçlara giden şövalyeye umutsuz biçimde bakıp birisinin arkasından nasıl sessizce sokulacağını tahmin etmeye çalıştı ama şövalye şu zırhsız haliyle bile neredeyse bir tabur askere bedel ses çıkartınca bu fikrinden vazgeçti.
Seslere şüpheyle uyanıp tedirginlikle tüm malzemelerini toparladı. Nöbetinde uyumuş olmasına hala inanamıyordu. En son hatırladığı altın saçlı prensesin kafasını göğsüne yaslamasıydı. Sonra üzerine tatlı bir huzur dökülmüştü. Prensesin uykudayken ne kadar güzel olduğunu yine hayretle fark etti. Bir peri olmalı ya da efsanevi elf kızı diye düşündü. Kamp alanın dışında diz çökmüş dua eden şövalyeyi bir süre ilgi ile seyretti, eski efendisi Rimbaund’da buna benzer seremonileri tekrar edip dururdu. Şövalyenin birkaç metre ardındaki izi fark ettiğinde neredeyse üç dakika geçmişti. Birisi tüm kampı yarı çapı on dört adımlık bir daire içine almıştı ve dairenin içinde her beş adımda bir yerde bir sembol vardı. Coutreit çekingence siyah kıyafetli güneyliye yaklaşıp “Günaydın” dedi. “Kampın etrafında ki daireyi sen mi yaptın?”
Güneyli bozuk aksağanıyla “ Sabahın hayırlı olsun” dedi Kuzeyliden neredeyse bir bucuk metre daha uzun adam. “Evet kampa kimse izinsiz girmesin diye yapılır.”
“Bir büyü mü?”
“Biz büyü kelimesini biraz itici buluruz Kheli artinad, sır demek daha uygun.”
“Bu da ne demek ?”
“Altın saçlı adam “ diyen güneyli yaptığı yaprak çayını bardaklara doldurdu. Birinden bir yudum içti ve soluk tenli kuzeyliye bu bardağı uzattı. Siyah kıyafetli çöl savaşçısının bu çok açık bir mana taşıyordu; şüphelenmene gerek yok, içtiğim şey zehirli değil!
Coutreit mesajı almıştı şüpheciliğine kendi kendine güldü. Mayhoş kokulu neredeyse kızıla yakın renkli sıcak suyu garipseyerek alıp gözlerini soğuk suratlı adamdan ayırmayan kuzeyli bardağa sorarcasına baktı. Güneyli sade ve değişmez bir ses tonuyla “Çay” dedi.
“Sabahları iyi gelir.”
Alana sırt ağrısıyla uyandı. Metal şıngırtıları bir anda onu harekete geçirip hançerini çektirdi ve neredeyse çığlık gibi isterik bir ses çıkararak kendini ağaca dayadı. Birkaç saniye sonra zırhlar içinde ki şövalyenin sadece malzemelerini topladığını algıladı. Alana’nın bakışları genç şövalyenin yüzündeki çocuksu şaşkınlıkla karşılaşınca yumuşadı. Derrek masumca “Eğer sizi korkuttuysa özür dilerim hanımım, sadece balta elimden kaydı.” Dedi.
“Önemli değil aziz şövalye sadece yeni uyandığımda biraz hassas oluyorum sanırım.” Dedi ama Derrek’in kullandığı “hanımım” kelimesi onu birkaç gece öncesine götürdü.
“Hanımım nasıl emrederse” diyerek kapıyı usulca kapatarak Prenses Alana Derasis’in huzurundan çekildi Tessa. Coutreit ve Alana odada yalnız kalmışlardı. Alana mavi gözlü uzun boylu silahtara baktı, zırhlar içinde ne kadar çekici olduğunu düşündü. Birkaç hafta önce iri adam kalede hiç tanımadığı ( ya da buna hiç gerek duymamıştı ) bu silahtar her şeyi değiştirmişti.Kraliyet şampiyonu Rimbaund’u ve saldırganlarla olan son çarpışmayı hatırladı.
“Efendimiz büyük Klanlar kralı Herseris sizi kütüphane de bekliyor sayın leydim.”
Alana Derasis babasının bekletilmekten ne kadar nefret ettiğini hatırladı. “teşekkür ederim derhal geleceğim çekilebilirsin” dedi. Haberci uçarcasına koridorda kayboldu. Babasının emriyle son iki haftadır Prensesin gölgesi olan Klanlar şampiyonu Tihair lordu Rimbaund usulca yaklaştı ve “Nereye gidiyoruz leydim?” diye sordu. Kral iki hafta önce kuzey Klanlar reisi Herbert ile bir anlaşmaya varmış bunu perçinlemek içinde Herbert ve Alana’yı evlendirmek için söz vermişti. Şövalyenin görevi bu anlaşmanın herhangi bir biçimde zarar görmemesi Alana’nın düğün gününe kadar korunması gerekliği kısmını halletmekti. İlk görünüşte gayet gereksiz gibi görünen bu iş bir gece iki manga saray muhafızının öldüğü bir suikast girişimiyle oldukça zor bir hale gelmişti. Bu olaydan beri şovalye her yere prensesin gölgesiymişçesine gidiyordu. Kütüphaneye ilerlerken sarayın kuzey kısmında neden muhafız olmadığını fark eden şövalyenin genç silahtarı Coutreit oldu. Durumu sakinlikle karşıladı ve bir şövalyenin onuruna yakışır bir biçimde lorduna tuzağı ikaz etti. İki iri kıyım kuzeylinin kınlarından gelen sesle birlikte sessiz koridorda birden kan ve çığlıklarla oluşan bir şenlik başladı. Coutreit Alana’yı duvara iterek iki mızraklı suikastçının ani atağından korudu. Yüzüne saldırganların kanları fışkıran Alan çığlık atarak yere çöktü. Çarpışma oldukça acımasızdı. Kralın iri şövalyesi efendisinin ünlü kütüphanesine kadar çekilmişti. Rimbaund’un başı artık aldığı irili ufaklı pek çok yara yüzünden dönmeye başlamıştı. Prenses Alana’nın önündeki iri silahtara son bir kere bağırdı; “git buradan ve onu hayatın pahasına koru Coutreit!”. Prenses ve silahtar kütüphaneye girdiklerinde Prensesin aklından geçen ilk şey daha sekiz yaşında öğrendiği gizli geçitti. Babası onu kitap okumaya yolladığında öğrenmişti bu geçidi. Genç silahtar kapının kapanmasıyla kapıya atıldı. Efendisi ölümü tek başına karşılayacaktı ve çocukluğundan beri onunla olan bu genç çocuğun istediği tek şey efendisi ile birlikte şerefli bir ölümdü. Coutreit “hayır!” diye bağırdı.
Dışarıdan gelen konuşmaları duyuyordu ve kendine verilen görev yüzünden çaresizdi. Prensesin sesini duyamıyordu. Kulağında sadece koridorda şövalye ve suikastçılardan biriyle olan konuşma vardı. Yinede geçide doğru yürüdü.


“Geri durun soysuzlar yoksa öleceksiniz.”


“Bu kalabalığa karşı teksin şövalye, Yani tek ölecek olan biz değil öyle değil mi?”


“Belki ama ben postumu pahalıya satacağım!’


Bu olaydan aylar sonra nice kılıç sesleri, acılar, yüzler hafızasını zorluyordu ve Prenses Derasis odasında bir aşağı bir yukarı ilerleyip duruyordu. Bir şekilde buradan çıkmalıydı. Fakat kapıda iki iri kıyım nöbetçi vardı. Lerdares ne yapıyor acaba ? diye düşündü, dört aydır oradan oraya sürüklenmişlerdi. Ta ki bu şehre gelinceye kadar. O şapşal şövalyenin yüzünden yakalanmışlardı. Hana bir şeyler yemek için gireceklerdi, tam girişte şehir muhafızları ellerinde ki biralarla gülüyorlar sağa sola laf atıyorlardı. Kimse bu dörtlüyü fark etmemişti, havanın soğuk olması işlerine gelmiş şövalyenin ve Lerdares’in zırhlarını gizliyordu. Richard şövalyelik mertebesine yükseleli yedi sene olmuştu, çoğuna göre toydu, çoğundan daha iyi bir eğitim almıştı ve çoğundan cesurdu. Bu sebeplerden gururlu savaşçıları ile Rathires klanına elçi olarak atanmıştı. Klan reisi garip bir şekilde bu iki garip yolcuya ve güneyden gelmiş bir çöl savaşçısına eşlik etmesi için ona yemin ettirmişti. Ne olursa olsun bu görevini yerine getirmeliydi. Bu yollandığı ikinci gizli görevdi, kıtada tüm dilleri neredeyse bilir, önemli olanları aksağanlarıyla da konuşabilirdi. Gittiği ikinci görevde birkaç dakika geç kalmış ve buluşması gereken insanların son nefeslerine yetişebilmişti. Ancak senato gerekçelerini ve mazeretleri haklı görmüştü. Zaten her şeyde bu yüzden olmuştu. Hana gittiklerinde dört sene önce ölmüş olması gereken o kolcuyu görmüş ve kendine hakim olamayarak dehşetle Paladine’e yakarmıştı. Bu yakarış nöbetçilerin dikkatini çekmişti...
Herkes karanlıklar kraliçesine yakarmak için o gece mabetteydi, yüzünde peçe olan birkaç kasabalı, birkaç rahip, birkaç subay ve otuza yakın asker... Hepsi duanın ortasında içeriye futsuzca giren adama dönüp baktı. Hiç birinin daha önce görmediği adam sıraların ortasından geçen koridorda ilerledi ve durdu hepsinin şaşkın bakışları birden ürpertiye ve korkuya dönüştü. Adamın yakınında oturup, mırıldandığını duyanların son duydukları olmuştu bu sözcükler. Salonun ışıkları azaldıkça korku ve dehşet büyüdü. Sesler azaldıkça ölümler arttı ve tapınaktan yükselen yakarışları kimse duymadı ve Suaris gülümseyerek oradan uzaklaştı...
Odanın diğer ucuna ulaşmış olan prenses kapının iki kere vurulmuş olduğunu duydu ama bu ses oldukça farklıydı kapıya yaklaşıncaya kadar bu sesin nasıl çıktığını anlayamamış, korkarak yaklaşırken soylu kanının gerektirdiği şekilde “Girin” demişti. Ancak giren kimse olmadı. Kapıya yaklaştıkça altından sızan koyu renkli sıvı gördü. Kan yavaş yavaş yayılıyordu. Bir iki metreyi çığlık atmamak için kendini zor tutarak ilerlemeyi başaran genç kız kapıdaki iki ok başlığını dehşetle gördü. Birileri nöbetçileri kapıya çivilemişti. Kapıyı korkarak yavaşça açtı ve yorgunluğu artık yüzüne yansımaya başlamış olan tanıdık bir yüz gördü.
“Gitmeliyiz.” Dedi daha önce handa gördüğü ve yakalanmalarına kısmen rol oynayan genç adam.
“Ama yol arkadaşlarım...”
“Onlar emniyetteler.”
Nedenini anlamadan adama oldukça güven duyan prenses Derasis usulca kalenin karanlık koridorlarına daldı..
Gardiyanlar zindanlarda birlerine bakıp iç geçirdiler, hava o kadar soğuktu ki kılıçlarını arada çekip kınlarını da donmalarını önlüyorlardı.
Narden can sıkıntısından patlamıştı, beyhude yanan ocağa bakıp ellerini ovuşturdu.

“Elf birliğini duydun mu?”

“Evet bence sadece bir söylenti.”

“Ne yani bir devriyeyi, bir söylenti mi öldürdü?” Merit sustu ilk kez kıt akıllı sayılabilecek olan Narden haklı görünüyordu. Kasabalılar çok korkaktı, değil bir devriyeye bir kediye bile saldırmazlardı. Hem silahları da yoktu. Fakat ona haklı olduğunu söylemek yerine suskun kalmayı yeğledi. Kızıl saçlı nöbetçinin tüyleri diken diken oldu içten içe bir üşümenin onu kapladığını fark etti, pelerinine daha fazla sarıldı Narden’in de kendi kaderini paylaşıp paylaşmadığına bakmak için kafasını onun bulundu yöne doğru çevirdiğinde koridordaki on beş metre arayla duvarın iki yanına yerleştirilmiş olan meşalelerin çifter çifter söndüğünü fark etti.Narden Merit fal taşı gibi açılmış gözlerindeki korkuyu sezmiş ensesinden diken diken olan tüylerinden yayılan ürperti ve korkunun bacaklarına doğru yayıldığını hissetmişti. Çığlık atmak istedi ama olmadı, titreyen bacaklarına kaçma emri verse de bacakları güçten düşmüş onu bile zor taşıyacak pozisyona gelmişti. Narden Merit’in korkudan saçlarının ağarmasını yavaş yavaş çıldırmasını usul usul ve dehşetler seyretti. Karanlık ona kavuştuğunda o çoktan hançerini kalbine saplamış ve bu dünyadan gitmişti.
Anahtar kilitte usulca döndü yinede yirmi kişilik hücrede üç kişi hemen bu sesi algılayıp uyandı. Başlarının üzerindeki kapak açıldı. Şövalyenin umutsuzluğu vücudunda derman bırakmamıştı. Savaşçı ve güneyli güvercine atlama hazırlanan bir kedi gibi kasılıp gerildiler. Ama içeri önce bir meşale sonra bir yüzük ve üçüne ait tüm silahlar bohça haline düştü. Tek ve net bir ses tane tane konuştu;
“Fazla zamanımız yok. Ne zaman ne ümit, ama inanın bu ilk, tek ve son şansınız.”
En fazla üç gündür birbirlerini görmeyen sarışın iri adam ve prenses birbirlerine sarıldılar. Bu arada şövalye düzelmiş morali ile kılıcına kavuşmanın heyecanını doya doya yaşıyordu. Arkasına dönüp kendilerini kurtaran Gerlas ve Suaris’e baktı. Diğerlerinin yeterince uzakta olduklarından emin olduktan sonra onlara bir adım daha yaklaşarak sordu.

“Sizi tanıyorum ama...”
“Sükunet şövalye, ne sen benim anlattığıma inanırsın ne de başkaları senin anlattıklarına. Ancak vaktimiz yok biz gitmeliyiz. Şansınız varsa doğu kanadındakilerin eksikliğini kimse fark etmez.”
“Doğu kanadı mı ? ama nasıl?”
“Eh tanrıların bir hediyesi diye kabul et çocuk.” Dedi cüce ve sabırsızlıkla yolda ilerleyerek karanlıkta kayboldu. İkilinin uzaklaşmasıyla birlikte karanlık sokaklarda doğuya doğru ilerleyen dört silüyeti kimse fark edemedi. Ta ki köprüye ulaşıp onları bekleyen atlılara ulaşıncaya dek. Fakat bir anada şansları tersine döndü. Dış devriye dönüyordu yolda çok oyalanmışlardı.
Prenses korkudan ölmek üzereydi.
“Kadim tanrılar ne yapacağız?”
Ardından gelenleri borazanlarını ve bağırtıları duyan şövalyenin kaşları çatılmıştı güneyliye baktı adam ona bakıp gülümsedi.
Tatlı huzur dolu bir sesle şövalyeye eğilerek selam verdi ve; “Sizinle ölme şerefini bana bağışlar mısınız sevgili lordum?” dedi.
Atlıya bakan sarışın adam tüm kudretiyle bağırdı.
“Onu al ve git!”
Yalvaran bakışlarla ona bakan prensesi görmezlikten geldi ve batıyı işaret etti köprüden geçi “Atlarınızı oraya sürün durmayın, ne olursa olsun.”
Uzun boylu adam arkasını döndü ağlayarak köprüden uzaklaşan prensesi ve onu çekiştirerek, neredeyse sürükleyecek olan, genç adam için İsthar’a ve Launa'ya dualar okudu... Hüzün dolu yüzü bir an için kendini açık ettiğinde esmer güneyli ona gülümseyerek bakıyordu. Sonra Archillian her zamanki pervasız bakışlarını ve Gülümsemesini aşağılarcasına sokağın sonundan gelen askerlere yöneltti... Kıvrık kılıçlarını çekti, sokak lambalarından görünen sakalı arasından bile belli olan dolgun dudaklarından sözleri döküldü. O gece onu duyup ta hayatta kalanlar için hala sesi kanı dondurucu oldu...

Hepimizin düşüncesi vardır...
Benim ki düşmanımı ezmek.
Hepimizin hüznü vardır...
Benim sadece neşem geriye kaldı.
Hepimiz yaşayacağımız kadarını yaşamışızdır...
Ben yaşamadım.
Çünkü hizmet ederek öleceğim.

Sarı iri adam pelerinini attı artık savaşçının ve şövalyenin parlak zırhları puslu ve karanlık gecede bile sokağın sonunda onları görenlerin gözlerin korku yayacak kadar parlıyordu. Başını huzurla önüne eğdi...

“Savaşçılar adına... Hepimizin anası İsthar soruyorum sana bu son yolculuğumda...

Ölümle huzur bulacak mıyım ?

İsthar babamın adı gururla anılacak mı?

İsthar annem bana gülümseyecek mi?

Kız kardeşlerimi ve ağabeylerim hatırlayacaklar mı adımı?

Orada ölüler evinde selamlanacak mıyım?
Savaşçı olarak yerimi alacak mıyım atalarımın arasında?

Atalarımın yanında yerimi almama izin ver...

Hepimizin koruyucusu İsthar
Ruhumu gel ve al

Düşmanlarıma bırakma

Ve ırkıma utançla bakma.

Şövalye durumu pek umutsuz bulmasa da yine de kendisini manastırda eğiten rahiplerden öğrendiği duayı tekrar etti ( ki şövalyeler en umutsuz durumda bile iyimser bir şeyler bulma konusunda hep yetenekli olmuşlardı.). Mırıltısını dostları bile duymadan düşman boruları aldı götürdü. Ta ki Köprünün üzerinde dimdik duran kuzeyli iri adamın yanında taşıdığı boru ötünceye kadar. İşte o ana tüm kasaba bir korku ve işgalcilere karşı bir nefretle uyandı yataklarında. Ve herkes bir efsanenin başlangıcını dinledi rüzgarın onlara taşıdığı kadarıyla...
Batıdan gelen şehir muhafızları örgü zırhlarını üzerine yeşil pelerin takan hapishane gardiyanlarıyla doğu kapısına ilerleyen caddede buluştu. Eliz yüzbaşılığa yeni gelmişti, bu kaleye ettiğinde neredeyse sevinçten dans edecekti. Huzurlu, savaştan uzak, uysal bir kasabaya hükmeden ve risksiz bir yerdi. Tabii bu kahrolası mahkumlar ortalığı karıştırmak için bu kasabayı seçmeselerdi. Kaledeki nöbet değişiminde kızılca kıyamet kopmuş korkudan ve oklardan tanrının sonsuz merhametine kavuşan nöbetçileri bulmuşlardı. Zaten bir haftadır karargahta uzun süreli alarm ilan edilmişti. Hep bir hayal mahsulü olduğunu düşündüğü Archillianlardan biri bu ısısız kıyı kentine gelmişti ve bir Elf saldırı gücü gece devriyesini yok etmişti.

Eliz tüm adamları birkaç el hareketi ile düzene soktu ve boruları çaldırdı. Bir dakika içinde doğu kapısı haricindeki tüm kapılardan cevap gelmiş yüzbaşı Eliz ve adamları hızla oraya doğu hareket etmeye başlamışlardı. Yolda iki devriye de onlara katılınca sayıları oldukça arttı. Eliz’in tek düşüncesi prensesin canlı kalmasıydı. Doğu caddesinde hızla atını tırısa kaldırdı arkasında onun gibi zırhlı altı atlı daha vardı. Kılıcını çekti ve ilerisini meşalelerin aydınlattığı köprüyü ve üzerinde üç silueti işaret edercesine uzatarak hızlandı. İlerden köprüyü altın saçlı kuzeyliyi efsanevi, Archillianı ve şövalyeyi görebiliyordu.

Sarışın savaşçı çift elle tuttuğu uzun kılıcıyla bulunduğu yere iyice yerleşti, bağırtıları, boru seslerini ve gittikçe yaklaşan nal seslerini duyuyordu. Aklındaki her şeyden ( biraz önce yaşlar dolu olarak karanlıklar içinde kaybolan bir çift yeşil göz hariç ) uzaklaştı. Gerisinden gelen çarpışma seslerini duyuyordu. Çöl adamı en iyi yaptığı şeyi büyük bir zevkle yapıyor, dış devriyeyi köprünün daralan çıkış kapısından içeri sokmuyordu. Yitip giden hayatların sesleri anlamını yitirmişti. O çoktan son duasını etmiş, bu dünyadan ayrılmıştı. Birden gelen atlılarla köprü arasında kalan evleri çatılarından birinde bir gölge gördü. Onu çok rahatlıkla görebiliyordu çünkü adam yeni doğan dolun ayın önüne denk geliyordu.
Yüzbaşının ardından atını tırısa kaldıran süvari bir sokak sonraki alevlerin ışığını görmüştü ama tıpkı heyecandan elleri titreyen yüzbaşısı gibi ne olduğuna aldırış etmemişti. Biraz dikkat edebilecek kadar sakin olsaydı Molbadin'in kutsadığı bir cüce tarafından itilen, için samanla doldurulmuş ve uçlarına Doğu kapısı nöbetçilerinin mızraklarının yerleştirildiği arabanın hızla onlarla buluşmak için geldiğini görecek ve belki de bu mutlak ölümden kurtulacaktı...
Yüzbaşı yanından gelmekte olan alev topunu çok geç fark etmişti, refleksleri atını hızlandırması için onu dürtmüş, böylece hemen arkasındaki atlıları burnundaki mızraklarla duvara çivileyen ve yolu cehennemi alevlerle kaplayan bu hengameden sıyrılmıştı. Bunun sevinciyle önüne döndüğünde göğsüne bir yumruk gibi inen oku gördü ve atının üzerinde sendeledi. Küfürler savurup okun nerden geldiğine bakarken onu etine girmekten alı koyan zırhından çıkardı. Hedefine sadece metreler vardı artık. Ama ilk oku atan okçu onu rahat bırakmadı ve atını kafasından vurarak onu şövalyeye karşı tek üstünlüğü olan attan mahrum bıraktı.
Başı deliler gibi dönüyor ağrıyan sol omzunu ve göğsünü ovuşturmamak için kendini zor tutuyordu. Şimdiye kadar neden onu öldürmek için gelmediklerini merak ederek ayağa kalktı. Köprünün üzerindeki büyük meşaleler sorusunun cevabını gözlerine taşıyordu. Birkaç metre önünde kendisine kılıcıyla selam veren bir şövalye vardı. Gülümseyerek nazikçe selam verdi ve atından savaş baltasını çıkardı.
Alevlerle yolun tıkanması nöbetçilerin köprüye ulaşmasını oldukça geciktirecekti, savaşçı durumdan faydalanarak arkadaki gece devriyesine oldukça ağır kayıp verdiren ama yorulmaya başlayan çöl adamına yardıma koştu. Şövalye subayla ilgilenmiş çarpışmaları kısa sürmüştü. Savaşçı koşarak yanından geçerken şövalye ufak meşaleleri yakarak nöbetçilerin geliş yönüne savurmaya başlamıştı. Atacakları ok ve mızraklar için görüş mesafesine ihtiyaçları vardı.
Uzun zaman çölde kaldığından derisi oldukça gerilmiş ve kuru görünüyordu. Diğerlerine göre oldukça esmer sayılırdı. Korsanlardan zamanında aldığı kısa kılıçlarını her savuruşunda karşısındakiler daha da büyük bir kaosa sürükleniyorlardı. Archillianlar genelde kıtada fazla görünmeyi sevmeyen bir ırktı. Ne insanlarla ne Elflerle iyi anlaşırlardı. Şeytani görünüşleri, iki bucuk metreden uzun boyları geceleyin bir Elf kadar olmasa da oldukça iyi görebilmeleri ile ünlüydüler. Fakat asıl yetenekleri cücelerin bile saygı ile andığı metal işçiliğiydi ve işçiliğin en büyük uzmanlığı olan zırhlarından biri giymiş olan bu neredeyse üç metrelik canavar gece devriyesine bir çiftçinin başak tarlasına orakla dalması gibi dalmış ve yarısını biçmişti.
Walkaraq Kuzeyli savaşçının yanına gelmesiyle biraz daha ilerlemiş ve korkuyla kaosa sürüklenmiş kalan devriye askerlerini iyiden iyiye umutsuzluğa sevk etmişti. Klanında genç olduğu için fazla itibar görmeyen düşük seviyeli izci Archillian etrafına bir daha baktı ve gülümsedi. Artık izci-savaşçı konumuna yükselecek kadar can almıştı. Her Archillian gibi çok gururluydu ama her Archillian gibi bir sonraki savaş için canlı kalabilmeyi dilerdi. Yinede sıkıştıklarını ve burada ilerleyemeyeceklerini biliyordu. “Ölmek için güzel bir gün." dedi birini daha iki kılıcıyla çaprazlamasına parçalara ayırdı.

Derrek Withman doğduğundan beri ve şövalye olup kıtada savaşlara katıldığından beri hiçbir Archillian görmemişti. Onun için bu efsaneden oluşan ırkı tanımak için Walkaraq mükemmel bir örnek olmuştu. Şimdi simsiyah kıyafetine rağmen üzerinde belli olan kan lekeleriyle elindeki uzun yayı germişmiş onların göremediği ve ileriden gelen askerlere karanlıkta ok yağdırıyordu. Şövalye düşenlerin yada şansı olup sadece ağır yaralananları çığlıklarını işitiyordu. Archillian her zamanki ifadesiz sesiyle “ Biri bize yardım ediyor.” dedi. Böylece şövalye artık çatıda göremediği okçunun yardıma devam ettiğini anlamıştı.

Olaf çavuşluğunun altıncı senesinde lordu Hertanes’in emrinden ayrılmaya karar vermiş ve ona ayrılık hediyesi olarak bir hançer vermişti. Tabii önemli olan bu zarafet dolu hediyenin lordun eline değil de sırtına bırakılmış olması ve gizli kasasındaki tüm mücevherlerin Olaf tarafından alınıyor olması ölmekte olan Hertanes’in pek de hoşuna gitmemişti. Lord Hertanes de son kalan kuvvetiyle Olaf’ın bir gözünü çıkarmıştı. Olaf şimdi tek gözüyle köprünün yaklaşın yirmi otuz metre önlerine atılmış meşalelerden oluşan ışıklı şeride bakıyor ve hiç boşa düşmeyen oklara rağmen koşuyordu. Yanlarında onlara eşlik eden üç atlı vardı. Fakat Olaf diğerlerinin iki sağlam gözü ile fark edemediği damdaki adamı fark etse de artık adamın yapacaklarını önleyebilmek için çok geç kalmıştı. Bir yıldırımcasına parlayan ışık onu ve önde koşanların çoğunu karanlık gecede köre çevirmişti. Artık kimse önünü göremiyor, onlara bir anda ara sokaktan çıkıp saldıran cücenin kızgın baltasından kendini sakınamıyordu.
Pek çok tanrının, ki aralarında küçük ve bazen kötü tanrılarda vardı, birleşerek geri yolladığı cüce ve insan bir anda birliğe saldırmış kasabayı onlar için bir mezarlığa çevirmişti. Gerlas ağır savaş baltasını hızla önündeki askerin bacaklarının arasından yukarı doğru savurdu, neredeyse adam iki ayrı parçaya bölündü. Gerlas yüzündeki kanları silerek kendi merkezinde dönerek baltasını savurmaya ve ortalarına daldığı kale muhafızlarını biçmeye devam etti. Bu arada geride köprüde yanan arabayı yana çekmiş olan yardım kuvvetleri üç ölümlüyle çarpışmaya devam ediyordu. Gerlas baltasını kendine gelmeye başlamış süvarilerden birine fırlattı ve adamın atından metrelerce geriye savruluşunu neşe içinde izledi. Bu arada genç dostunun attığı ateş topları ya da alevli oklarla etrafı yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. Gitmek için artık yeterli zamanların kaldığına emin olunca yavaş yavaş geri çekilmeye başladı.
Doğu kanadındaki üç adam savunması tüm bölgeye yavaş yavaş efsanevi olarak yayıldı. Ancak kimse o üç adamın ölüp ölmediğini bilemedi. Çünkü kimse düşman bedenleri haricinde bir şey bulamadı. Derler ki bu üç adama o gece bir cüce ve bir insan yardım etmiş ve kaçmalarını sağlamış. Fakat bu söylentileri kimin başlattığını kimse bilmez...


*Molbadin: Cüceler tanrısı.
*Işık Getiren: Cücelerin iyilik ve ışık tanrıçası Launa'ya hitap ettikleri isim.

Onur DİLER
YASAK ŞEHRİN MASALLARI

Hiç yorum yok: