7 Ağustos 2007 Salı

Navenrialin Gölgeyaprak

Önnot: Bu özgeçmiş Lachoria'da yaratılmış bir karaktere aittir. Biz pek sevdik kendisini, siz de sevin diye paylaşalım dedik (=

Navenrialin Gölgeyaprak

Kırklarını aşkın bu ince yapılı yarım elfin boyu bir sekseni biraz geçmektedir. Omuzlarına kadar dökülen, artık kırlar düşmeye başlamış olan dalgalı kestane rengi saçlarının ön kısımlarından bir tutamı güneyli çöl elflerinin gelenekleriyle örülmüştür ve örgünün ucundan sarkan gümüş çan üzerindeki çeşitli rünler ve işlemeler dikkat çekmektedir. Kemikli yüzünün ince ve keskin hatları içersinde buz grisi gözleri belirgindir. Bunun haricinde yüzünde dikkat çeken noktalardan biri sağ kaşının üzerinden başlayarak elmacık kemiğine kadar inen hançer yarasıdır, ki öylesi derin bir yaradan gözün nasıl olup da hasarsız kurtulduğu bir muammadır. Fark edilen ikinci nokta ise sol yanağının neredeyse tamamını kaplayan bir anka kuşu dövmesidir.

Bunun haricinde kılık ve kıyafetine gelirsek, öncelikle en dikkat çeken şey omuzlarında ayak bileklerinin biraz üzerine kadar dökülen, gölge ipeği ve ritonyum madenlerinin zarafetle işlenmesinin ürünü olduğu belli olan kara pelerinidir. Pelerinin paçalarında birbirine eşit aralıklarla uzanan dokuz garip işlemeli kopçadan sekizi, hepsi birbirinden farklı işlemelere sahip sekiz hançeri kavramaktadır. Pelerinin iki yakasını kraken kabartmasıyla işlenmiş, obsidyen bir yaka düğmesi bağlamaktadır. Pelerinin altında füme rengi, paçavra haline gelmiş bir gömlek göze çarpmakta. Gömleğin en son iki düğmesi hariç tamamı kopuk olduğundan önü açık. O açıklıktan gömleğin altında da herhangi bir zırh olmadığı, bilakis geçmiş senelerin yadigarı onlarca yara izi dikkat çekiyor. Bunun haricinde Navenrialin'in göğsünde yay şeklinde işlenmiş parlak eflatun renkli yüksek elf lisanındaki dövme rünler göze çarpıyor. Dikkat eden ve yüksek elf rünlerini okuyabilen kişiler yazıların bir ritüelin dizeleri olduğunu ve "And olsun ki kan ve ölümle bezenecek yolların. And olsun ki ölümden sonra bile kan dökmekten azad olmak yok sana. And olsun ki huzur yok. And olsun ki uyku yok." yazmakta olduğunu çözebilirler.

Yine füme renginde olan pantolonu da gömleği gibi oldukça yıpranmıştır. Pantolonunu sarmalayan kemerin çeşitli kısımlarında çokça kese ve deri bir çanta sarkmaktadır. Pantolonun sağ ve sol yanında baldır kısımlarına sıralanmış ince uzun cepçiklerin beşinden üçer santim çapında ve otuzar santim uzunluğundaki tam amacı kestirilemeyen boruların uç kısımları görülmektedir. Sağ yanında ikisi de oldukça iyi işlenmiş kabzaları göze çarpan ve kınlarından biri meç diğeri ise pala olduğu düşünülebilecek iki kılıç sarkmaktadır.Palanın korumalığının göbeğindeki irice, uçuk mavi kristal kendini belli etmektedir. Bunun haricinde kemerin arka tarafından ince tellerle sarkıtılmış, yirmi ila otuz santim uzunluğunda dişe benzer altı kemiğin sarktığı pelerin üstlerini örtmediği takdirde görülebilir.

Ayaklarında bir çift siyah yekpare deriden işlendiği düşünülebilecek sandalet vardır. Sol elinde birinin göbeğinde bir yakut bulunan iki yüzük göze çarpar. İkisi de gümüş olan yüzüklerden ikincisi, üzerinde yanağındakini andıran bir mühür bulunan bir mühür yüzüğünü andırmaktadır. Sağ elinde ise koyu renk bir metalden işlenmiş bir diğer yüzük yer almaktadır.


Navenrialin'in nasıl bir adam olduğuna gelirsek;

Hafif ve gösterişsiz adımlarla yürüyen, genelde bakışları dalgın olan, sol omzunda gümüşi tüyleri olan albino bir kuzgun, elindeki tasmanın ucundaysa siyah gözlerinin derinliklerinde kırmızı birer ışık derinden yanan bir gölge tazısının eşlik ettiği sessiz bir adamdır denilebilir.

Fakat kendisi hakkında gerçeklik payı taşıyan ya da taşımayan söylentiler de mevcuttur:

Kimilerine göre acımasız bir katildir, kimilerine göre sebepleri kendinden meçhul amaçları olan bir adam. Paraya ruhunu satmış kiralık bir bıçak olduğunu, öz babasını öldürdüğünü, kardeşlerinin ruhunu ebediyen hapsederek azap çektirdiğini iddia edenler olmuştur. Hangi şehirlerde daha çok dolanıyorsa oralarda daha fazla hanın içki masalarının söylenti mezesidir. Krallara suikast düzenlediği, bazılarında başarılı olduğu, tahta çıkan hükümdarların kendisiyle pazarlık etmeyi siyasi programlarının ön sıralarına aldığı gibi uçuk iddialar ve hatta bunların bile yanında sönük kaldığı iki ejderhanın avcılığında rol aldığı gibi söylentiler vardır. Zaten isminiz biraz duyulursa söylentiler hep vardır.

Daha gerçeklik payı olan söylentiler de vardır; Anka Tarikatı'nın Dokuz Küllenmeyen Alevi'nden biri olduğu, tarikat konsülünün dokuz sandalyesinden birinin - en azından şimdilik - onun olduğu söylenmektedir. Ki bunun önemi büyüktür, tarikatın amaçları hakkında çelişkili bilgiler olsa da çok önemli bir siyasi gücünün olduğu açıktır. Dokuz konsül üyesinden biri ve makamından edilmiş eski bir dük olan Korsan Simon'un konsüle ilk geçtiğinde kendisine eski makamının yanı sıra pek çok imtiyaz teklif eden sabık kralına yanıt olarak "Bir kralın divanındaki gümüş kakmalı kolları olan bir koltuk yerine Anka Konsülü'nün dokuz abanoz sandalyesinden birini yeğlerim. Zira bir kralın hangisinde oturandan daha çok çekineceği ve hangisinde oturanın siyasi otoritesinin daha baskın olduğu çok açıktır." mesajını yolladığı resmi olarak gizli devlet arşivlerinde kayıtlara geçmiştir.

Ayrıca Navenrialin'in gölge dansçılarına ait olan Gölgeler Salonu'ndaki İpek Taht'ın şu andaki sahibi olduğu da bilinenler arasındadır. Kendisine kuzey illerinin pek çoğunda "Gölgede Yüzen Kraken" lakabının takılması boşuna değildir; yarımelfin doğduğu şaman kabilesinde kendisine kabile tarafından ilk verilen isminin "Meltemle Gölgeye Savrulan Yaprak" anlamına gelmesi ise tesadüf müdür bilinmez.

Ayrıca kendisiyle Karanlıktaki Hançer Suikastçıları arasında bir karşılıklı dokunulmazlık anlaşması olduğu, saçında asılı duran çanın bunun bir sembolü olduğu da söylenmektedir. Daha az bilinen gerçek bu anlaşmanın ancak ikinci görüşmede netlik kazanabildiği, suikastçıları bu anlaşmaya daha sıcak bakar hale getiren olayın ilk görüşmede Gölgeyaprak ve üç danışmanına yapılan suikast teşebbüsünün altı Yüce Hançer'in ölümü gibi bir faciayla sonuçlanması olduğudur. Gölgeyaprak'ın ikinci görüşmedeki konuşmasına "Bizi karanlıktaki hançerlerle sindirmeye çalışan sizler, karanlığın gölgelerle bezenmiş ve gölgelerin gerçek hakimininse kimler olduğunu unuttuğunuzu düşünüyorum..." gibi etkili bir girişle başladığı rivayet edilmektedir.

Bunun yanı sıra kendisinin kılıcın ana disiplinlerinden üçü olan Kadife Yol, Kaplanın Adımları ve Gölgedeki Meltem öğretilerinin önemli ustaları tarafından eğitime alındığı söylenmektedir. Hatta Kadife Yol baştapınağının altı sene önce yaptığı resmi açıklamaya göre kendisinin tapınağın en önemli sembolü olan "Mutlak Hüküm" adlı meçin mevcut emanetçisi ve koruyucusu olduğu bildirilmiştir.

Eklemek gerekir ki kendisinin yine Anka Tarikatı'nın Dokuz Küllenmeyen Alevi'nden biri olan Çingene Kraliçe Esmeralda'nın yakın dostu, kimi abartılı iddialara göre ise sevgilisi, olduğu bilinmektedir. Gölgeyaprak'ın çingenelerin meşhur "Sırlar Kitabı"nı en son okuyan kişi olduğu ve çingene gelenekleri gereği kitabın kilidinin anahtarının kendisinde bulunduğu söylenir. Zaten efsaneye göre kitap okunduktan sonra okuyan son kişi ölene dek kitabın sayfaları boş birer yapraktan ibarettir. Yine Esmeralda'nın kendisine çok özel bir hediye olarak "Dilencinin Paçavraları"nı verdiği, Gölgeyaprak'ın da bu gömlek ve pantolonu gururla giydiği söylenir.

Gölgeyaprak'ın başyamağı olan Haldun'un bir gece alkolün çok tüketildiği bir han sofrasında şu sözleri sarf ettiğine kulaklarıyla şahit olduğunu iddia edenler vardır, tabii eğer ilk kulaktan şahitlerse söz konusu han oldukça büyük olmalıdır: "Ah, kardeşim, o adamı sadece bir kez öfkeye kapılmış gördüm, kız kardeşlerinden birinin katilinin izini sonunda bulmuştu. Ah, daha önce hiç korkmadığımı iddia edecek kadar sarhoş değilim ama yemin ederim, dehşetin ne olduğunu ben o zaman öğrendim! Esmeralda denen yosma o adamın asıl maharetinin iki kılıcı aynı anda kullanmakta yattığını söylerdi ama o ana kadar onun Mutlak Hüküm'ün yanında salınan o kahrolası palayı çektiğini ilk defa o öğleden sonra gördüm. O mavi kristal ışıl ışıldı. Bir an için kulaklarımda kadırga topları patladı ve kafamı kaldırmayı başardığımda ustam haykırıyordu 'Gelin! Bana gelin! Mahşer yerinde festival var bugün!'. Ve geldiler kardeşim... Önce dikkatimi çekmedi. İlk başta birkaç atmaca, şahin, kartal ve akbabadan ibaretti; birkaç serçe, saksağan ve hatta martı bile gördüm. Kahretsin, en yakın denize on milden daha uzaktık! Sonra onlar geldi... Kuzgunlar ve kargalar; binlerce, on binlercesi! Zavallı herif ölmediği halde bir adamın leşine yol alır gibi gözlerini kan bürümüştü. Ah, Kaplanın Adımları'nın neyi andırdığını o zaman anladım! Anka Konsülü'nde adamı neden Kuzgun Kral diye çağırdıklarını o zaman anladım! Ondan sonra gördüklerimi anlatmamı benden beklemeyin, çünkü tarif etmem mümkün değil. Ama tek bir şey söyleyebilirim, gölgeler vücut bulmuş raks ediyordu! Ah, kardeşlerim, gün gelir de o adam bana yüzünde o ifadeyle o kılıcı doğrultursa, onların gelmesini bekleyeceğime hançerimi kendi gırtlağıma dayayıp kesiveririm! Siz daha ölmeden kuzgunların bedeniniz üzerinde şölen vermesinin nasıl bir manzara olduğunu hayal bile edemezsiniz... Siz gölgelerin türkülerinin ruhunuzu nasıl titrettiği bilemezsiniz…"

Gölgeyaprak'ın maharetlerinden birinin de dans konusundaki üstün yeteneği olduğu söylenir. Kilkia'nın meşhur dans öğretmenlerinden biri olan Omalia Malenod kendisini sekiz sene önce bir davette bir buçuk saatliğine dansa kaldıran Navenrialin için hâlâ "Ne diyebilirim ki? Ben o geceden sonra herhangi biriyle dans etmeye olan tüm tutkumu kaybettim. Diğer yaptığı şeylerin hiç birini yapmasına gerek yoktu, o adam sadece dans ederek hayatını krallar gibi sürerdi..." demektedir. Yine çingeneler, hayatını en az üç kere kurtaran Esmeralda'nın her seferinde borcuna karşılık kendisi için her şeyini ortaya koyarak dans etmesinden başka bir şey istemediğini anlatırlar. Hatta Esmeralda ile bir kez baş başa yemek yeme fırsatı bulduğunu ve söylentilerin gerçeklik payını ağzından kapmaya çalıştığını söyleyen Skottar prenseslerinden Oriona esmer kadının şuh bir şekilde gülümseyerek "Alacakaranlıkta süzülen bir kelebek gibidir bazen, onu izlerken bir engereğin gözlerine baktığında kapıldığın o ürperti kaplar üzerini. Herkes dans edebilir ama o… O raks eder! Ona eşlik etmek istersin ama bedeninin yetersiz kalacağını bilmenin acizliğiyle yüreğin incinir…" dediğini iddia eder.

Batı illerinde kendisine "Gölgelerin Azizi" lakabının takılmasına neden olan söylentilerden bir örnek ise küçük bir kasabalının ağzından birebir aktarıldığı haliyle şudur: "Ah dostum, onunla ilk karşılaştığımda daha çok ufaktım. Babam gözlerimin önünde katledilmişti, haykırarak ağlıyordum, kimse beni susturmayı başaramıyordu. Muhtemelen doru atıyla yoldan geçiyordu. Duraksayıp atından indi, yanıma geldi, neden ağladığımı sordu. Anlatacak halde olmadığım için etraftakilerden dinledi. Eğilip suratımı tek eliyle kavrayıp gözlerimin içine bakarak 'Onu sana getireceğim' dedi; o zamanlar çok gençti sanırım, gözlerinde söylediklerine inanan delikanlıların parıltısı vardı. Nedense bir an için ona inandım ve kendimi biraz daha toparladım, o da atına binip gitti. Birkaç gün umutla bekledim ama gelen giden olmadı tabii. Zaman aktıkça hayatımdan geçen pek çok yalancıdan biri olduğuna karar verdim. Bir çocuğu avutmanın en kolay yolunun ona yalan söylemek olduğunu çocuğunuz olduğunda öğrenirsiniz. Sanıyorum aradan on altı yıl kadar geçti, evliliğimin daha ilk senesiydi, karımsa hamile. Her şeyi unutalı çok olmuştu haliyle. Sonbahardı, akşamüstü, üzerinden on yıl geçmiştir ama daha dün gibi anımsıyorum. Sağanak vardı, hava çok kapalıydı, kapım çalındı. Açtığımda karşımda kucağında kanlar içinde bir ceset tutan bir adam duruyordu, yüzü pelerininin başlığının ardında saklıydı. Korktum haliyle! Ama tam kapıyı kapatacakken kucağındaki cesedin yüzünü gördüm tesadüfen. Saçlarına kırlar düşmüştü ama hiç unutmayacağım bir yüzdü; insan babasının katilinin yüzünü unutabilir mi? Cesedi eşiğe bırakıp başlığını geriye doğru iterek doğruldu. Gözlerinin altı uykusuzluktan mosmor olmuştu ama, ama oydu! On altı sene önce bana söz veren adam! Dilim tutulmuştu ama o gayet sakin 'Omlet yapacak yumurtan var mı? Açlıktan bayılmak üzereyim.' diyiverdi. Ne yapacağımı bilemediğimden içeri buyur edip ocağa koşturdum. Kim olduğunu o sırada öğrendim, o zamanlar tanınmaya başlamıştı. Omletini yerken ona yaptığının karşılığını ödeyecek hiçbir şeyim olmadığını söyledim mahcupça. Umursamadan çatalındaki bir omlet parçasını kaldırıp, beklediğimden daha lezzetli, dedi; herif gülümsüyordu. Yemeğini yedikten sonra kalkıp kapıya yöneldiğinde 'Neden?' diye sordum. Yağmurlu bir havada en son giyilmesi gereken şey olan o garip sandaletleri ayağına geçiriyordu, bir an duraksadı ama dönüp bakmadı bile. Sadece 'Sana söz vermiştim… Beklettiğim için kusura bakma.' dedi ve kapıdan çıkıp gitti. Bazı yerlerde onun adını gölgelere sinmiş bir iblis gibi anmaları umurumda bile değil, ahbap; o benim için on altı yıl önce ağlayan bir çocuğu avutmak için verdiği sözü bile tutan bir adamdır, kendi yaşadığım başkalarının dedikodularından kıymetlidir. Gölgeler bir aziz peydahlayabilseydi piçleri o olurdu. En son dört sene önce gördüm ama arada sırada hâlâ omlet yemeye uğrar, sırf onun için laf olsun diye bir kümes kurmuştum ve kahrolayım ki şimdi o kümes sayesinde kıçımı bile doğrulttuğumu söyleyebilirim..."


Gölgede Yüzen Kraken, Kuzgun Kral, Gölgelerin Azizi; güney illerinde bazen çağrılan adıyla Samyeliyle Gelen Umut; kıtanın ortalarında Leş Kargası; ada diyarlarında Gül Bırakan; pek çok adla çağrılan insanlardan biridir Navenrialin Gölgeyaprak. Hangilerini hak edip, hangilerini etmediğiniyse pek az kişi bilir.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

İne Düşen Şiirler

Bana Öyle Baksana

Kerametini yedi ermişe sorayım,
Kehanetini yedi falcıya danışayım.
Geçmişim, geleceğim, şu anım;
Şavkıyla titreyen her zerrem anlam kazansın.
Bana öyle baksana…

Şark-ı şimâlden esen Poyraz misali
Yakamdan, yenlerimden
Ve hatta iliklerimden içime süzülürcesine,
Tüylerimi ürperterek;
Poyraz’da gözlüklerim misali görüşümü bulandırarak,
Bana öyle baksana…


Bir ayazmadan akan tatlı su gibi
Biraz şifa, biraz umut, biraz da güç katıp;
Hem hafif hafif içime akıp,
Hem de içimde bir yerleri birbirine katıp
Yüreğime atmak için, için için sebep verircesine;
Bana öyle baksana…

İpi kopup da dağılan
Tespih taneleri gibi dağılsın içimde,
Öyle bazı yerlere yuvarlansın ki!
İstesem de çıkartamayayım,
Kırk sene sonra dahi baki kalsın.
Kırk yıl hatırı olan kahvenin telvesi gibi
İçime çöksün hayali,
Gönlümün falında hep nazarın olsun.
Bana öyle baksana…


Uzun uzun,
Her kirpiğin birer sancak,
Yalnızlığımın surlarına dayanıp;
Kaşlarının üzerinden yürüttüğün gemileri
Zaaf denizime indirerek
Ve direnen her dirhemimi ateşe verip
Teslim olmaya zorlarcasına beni;
Bana öyle baksana…

Neşem bedenimden savrulsun,
Arşı engel dinlemesin.
Ayak basmadığı yer kalmasın,
Saman Yolu’nun bekaretini bozayım.
Yeni bir evrenin nasıl doğduğunun yanıtı
Bir patlamanın mesulü ol her yürek atımımda,
Tüm varoluşun dengesi bozulsun içimde;
Bana öyle baksana…

Bin anlam katayım, bin şiir yazayım;
Bin adak vereyim, bin yalan düzeyim.
Bin bir gemi indireyim Ege’ye,
Truvalı Helen kıskansın.
Ama bir ben göreyim, öylesi mahrem;
Bana öyle baksana…

Dokuz richter ölçeğinde sarsılayım,
Duygularımın fay hattı kırılsın.
Telaşla, aşkı meşgale edinmiş usta şairlerden
Sufle aldığım bütün mısralar
Kulağının eşiğine kıvrılsın, görüş günü beklercesine.
Ve evet!
Belki içimde bir şeyler yetim kalır
Ama en azından özlemim biraz nefes alsın.

Bana öyle baksana…




İne Düşen Şiirler

Haybeye

Hayat, benden umudu çalamazsın!
Gönlüme şiir düştü düşeli;
Özümde mısra mısra damıtır,
Acıyı da hüznü de Ruhumun ibriğinde süzerim.
Boş kağıtlara oya oya umut işlerim ben.

Kalemimi kırsan, kumlara çizerim.
Parmaklarımı kırsan, fısıldarım rüzgâra.
Yolsan dilimi damağımın kökünden,
Yumar gözlerimi mısra mısra düşlerim.

Hasedinden çatlasan, haybeye!
Tutup beni kara toprağa humus humus katsan…
Mezar taşımda mısra mısra şakırım ben.
Hayat! Beni öldürsen…
Benden umudu çalamazsın.

18 Temmuz 2007 Çarşamba

ÇOK SEVDİĞİMİZ BİR ŞARKI




KARAYİP KORSANLARI SERİSİNİN ÜÇÜNCÜ FİLMİNİN HEMEN BAŞLANGICINDAN BİR VİDEO

16 Temmuz 2007 Pazartesi

ÇOK SEVDİĞİMİZ BİR ANİME



Cowboy Bebop adlı animenin giriş müziğinin videosunu yayınlıyoruz. Hem içerik hem de müzik olarak çok başarılı bir anime. Tavsiye edilir.

TÜTSÜ


yasak sehrin masalları
TüTsü
" Ve boş bir mezara ustaca kazınmış kelimeleri okudu. Onun için anlamasızdı, ortak lisanda yazılmamıştı.
“Ne yazıyor Gerlas?” Diye sordu Suaris.
Yaşlı cüce piposuyla yaklaştı, bir şeyler mırıldandı
“Hmm...” dedi “evet, evet hoş...”
“Hoş olduğuna sevindim ama ne yazıyor?”
Cüce öksürüp gırtlağını temizledi ve yazıyı okudu;
Sözler için yaşar, sözler için ölürüz. Amaç sözlerimizin, bize öğretilen düsturların ardında cesaretle yaşayabilmektir.
Suaris'e saçma gelmişti bu sözcükler, oysa ki kendi mezar taşıydı... "


Başka bir zaman, başka bir yer…
Kısa bir otobüs yolculuğunda tanışmıştık, kısa sürede ısındık birbirimize, oldukça iyi tiplerdi, evlerinde otururken tanıdık bir paket gözüme çarptı. Kendimi tutamayıp;
" Aaa tütsü" dedim.
"Evet" dedi kıvırcık saçlı, uzun boylu kız. "Sever misin? Dur yakıyım şurada tahtası olacaktı..."
Panikle "Hayır, hayır sağol ben tütsüden nefret ederim." Dedim. Fakat yine içimde o belli belirgin çızırdama oldu.
Kıvırcık saçlı kızla epeyce uğraşmıştım, böyle bir açığımı yakalayınca kaçarımadı fırsatı tabii.
"Ah ne güzel, bundan sonra hep senin için tütsü yakacağım." Hemen inadıma tütsü kokusu odaya yayıldı.
"..Ah harika..." diyorum kendi kendime, yeni yağmur yağmış sokağa bakarken. Ardımdan seslenip sordu ;
" Çay ister misin ?"
" Evet, Esara.." ağzıma izinsizce giren bu isim birden benliğimi şoka uğratıyor, kelimenin sesi birden düşüyor. Bu isim de nerden geldi şimdi aklıma? Esaralis de kimdi? Bir roman kahramanı mı yoksa bir frp karateri mi?
Bocalamamı fark etmiş olacak ki "Efendim?" dedi.
"Evet Gamze, lütfen." Dedim dalgınca ve kokunun beni uzaklara taşımasına izin verdim.
Tütsü odaklamayı sağlar
Burnun her hangi bir kokuyla dikkati dağıtmasını önler...
Tütsüden nefret ederim.

İzmir 1992

Orta yaşlarda olan ama bunu hiçbir fiziksel şartla göstermeyen, esmer, mavi gözlü adam yüksek tavanlı salonda bir ileri bir geri gidip duruyordu. "...yetmiş yedi, yetmiş sekiz... hay allah sonra ne geliyordu? ...hmmm... hatırlayamadım." Dedi gözlerinde kurnazca ifadeyle.
ve tüm salon yılgınlıkla ama disiplini elden bırakmadan bağırır;
"Bir!"
Şınav çekmek nedir bilir misiniz ?
Disiplini ?
Özgüveni ?
Gururu ?
Dayanıklılığı?
Bir uzak doğu salonunda yol gösteren, yolun anlamını kavramışsa bunların hepsini öğrenebilirsiniz.
Gülümseyerek ve aksak türkcesiyle başına geldiği öğrencinin yorgun vucuduna bakan fransız alay edercesine sordu.
"Yeniden başla! ne oldu moralin mi bozuldu?"
"Hayır... Efendim."
O sınıfın en iyisi olmasa da döneminin en iyisiydi. Vasat dercede yeteneği olmasına karşın diğerlerin üstünde bir performans gösteriridi, zor anlama gibi bir kusuru, dayanıklılığı, değişmez temel ahlakı, zihin egzersizlerindeki başarısı, kapatıyordu. İçinde Fransızın hayretle seyrettiği bir savaşma isteği vardı.
"Bir kaç ay sonra siyah kuşak sınavına hazır olur" diye düşündü yol gösteren. Bunu düşünürken saymaya da devam ediyordu. "Kırk beş... Kırk altııı..."
O zamanlar hocanın saydığı sayılardan çok tütsü kokusuna yoğunlaşırdım. Kaslarımın her demetini hissederdim, çünkü her biri zorlanmanın sınırsızlığında acı sinyallerini devamlı beynime yollardı. Tütsü kokusu ve aynı zihin egzersizi "Acı sinirlerin işlevidir, gayret kaslardan gelir..."
Tütsüden nefret ederim.
Babamlardan saklamama rağmen siyah kuşak ve dan sınavlarımda geldiler. Sanırım o aksi Fransız’ın bir parmağı vardı. Onları görünceye kadar ne korkum, ne de heyecanım olmuştu.
Mızraklarla o bildik oyuna başladığında gözler ve beyin bile yavaş kalır ellerinin yanında, sen her şeyden hızlısındır... Düşünceler her zaman geride kalır ve maç arasında gelen darbeler yüzünden şişen hareket ettirmek de zorlandığın ellerini görür ve acısını hissedersin... Sinirlerden bile hızlı... Sadece ellerin değil tüm vücudun iflas etmiştir. İşte o zaman yine o kokuyu duyarsın, kanla ve ter kokusunun arasından sıyrılır ve burnunu tırmalar... Tütsü.
Tütsüden nefret ederim.
Ağır ağır salonu selamladıklarında daha yeni yerine oturmuştu. Oğlunu ağır maskelerin ardından tanımıştı. Başka kimin gözleri onları görünce böyle fal taşı gibi açılabilirdi ki. Nasıl dört sene boyunca bunu ondan saklamayı başarmıştı... Ya da nasıl görememişti, Gerçi uzun zamandır işten başını kaldıramıyordu ama bu haddeye gelmesi ciddi olabilirdi. Onu düşüncelerinden tahtaların birbirine makineli tüfek hızıyla çarpışması çıkardı. Kucağındaki paltosunu sıktı ve göğsü daraldı fakat "çocuk" ne yaptığını biliyordu, ilk kez. Fransızla tesadüfen çarşıda karşılaşmasalardı asla bunu göremeyecek ve bilemeyecekti, morukları ise sadece bir 'bisiklet kazası' olacaktı.
"Evet yaptı" diye düşündü Fransız, uzun yıllar önce bir kampta tanıştıkları bir arkadaşının oğluydu ve kendisinden iki kat iri bir İngilizi feci halde hırpalıyordu. Stratejisi mükemmeldi; İngiliz iri ve hantaldı, bu onun sonunu getirdi...

İzmir 1993

O gece Umut bizde kalacaktı. Bende Gülçin'i arayacaktım. Hollandaya gideli Üç sene olmuştu, bir haftadır telefon açamamıştım bunun sabırsızlığı içinde odada volta atıyordum. Umut yeni yeni bir yetmişin üzerine çıkan ince uzun bir çocuktu. Oval yüz hatlarını, gözlükleri destekliyor, onu yakışıklı ile şirin arasında bırakıyordu. Geldiğinde yüzünde belli bir muziplik vardı. Geç kaldığını biliyordu ya da yüzümdeki sabırsızlığı görmüştü.
Üzerine atladığımda gülmekten kaçmaya fırsatı bile kalmamıştı. Neyse ki Gülçin'e telefon açacaktım.
Sevgilime…
Umut yediği yumrukların acısına aldırmadan gülerek.
"Oğlum bak geç kalıyorsun!" demeyi başardı. Onur panikle kol saatine baktı. Bir saat içinde bir ankesörlü telefon bulup Hollanda da ki sevgilisini aramalıydı. Yoksa kız her zamanki gibi evden çıkacaktı.
"Aha! harbiden geç kaldım, dönünce hesaplaşacağız köpek!"
Gerçi bunu yapmayacağını ikisi de biliyordu, Onur Umut'u lise birdeyken tanımıştı, o zamandan beri her allahın günü birliktelerdi. Yeni gelişmekte olan kişilikleri birbirlerini desteklerken birbirlerini ailelerinden bile iyi tanıyorlardı. Umut biliyordu ki Gülçin'le konuştuktan sonra Onur hiç bir şeyi hatırlamayacaktı… her zamanki gibi...
Kahkahayı bastı Umut!
"Tabii, tabii."
Sonrası...
Boşluk….
Onur bir haftadır tatildeydi. Bu yüzden Hollanda’yı arayamamıştı. Bir hafta sonunda aradığında ise Gülçin'in bir trafik kazası yaptığını ve o gece onu hayata bağlayan makinenin kapanacağını öğrenmişti. Konuştuğu kişi babasıydı, o adamla son görüşmesiydi, bir daha hiç görmedi onu. Eve üç saat sonra döndü. O ara ne yaptığını hatırlamıyor, meraktan delirmiş ailesi ve arkadaşı sorduğunda sadece omur silkiyordu. O akşam Umut üzerine fazla varmadı, Onur da annesi haricinde kimseye bir şey söylememişti, sessizce battaniyenin altında ağlamış ve sonunda sızmıştı. Umut arkadaşının uyuduğunu anlayınca bir iç geçirip kendisini de sonunda uykuya bıraktı.
Rüzgar ve kuş sesleri...
Endişeyle yanındaki açılır kapanır yatakta yatan, arkadaşını itekliyor gözleri karanlık ama bildik odada rasgele etrafı araştırıyordu. "Umut oğlum uyan, aloo kime diyorum."
Sertçe dürtmesine rağmen arkadaşını uyandırmamıştı, kapının altından gelen kum tanelerini karanlıkta göremedi fakat rüzgarı hissetti. Eylül'ün ilk haftasıydı, pencereden dışarı baktı. Zifiri karanlık... Her zaman caddenin karşısındaki halı sahada bir tane spot yanardı ya da kıyının karşı tarafı görünürdü.
“Nerde bu ışıklar ya...”dedi. Acaba elektirk mi kesik ? diye düşündü.
"Gel"
Bu tek kelime tüm benliğini sarstı. Bir anda korku hızla damarlarında dolandı. Fransız’ı ve “tekrar” bağırtısını kulaklarında sancırcasına hissetti.
"Uyan sersem çocuk! tehlike beklenmediğinde tehlikedir!"
"Kahretsin" dedi hızla giyindi, hafta sonları tracking için kullandığı outdoor ayakkabılarını buldu, üstündeki açık renk pijamalarla çok rahat görünürdü; hemen üstündekileri değiştirtdi, el yordamıyla bir hafta önce bitirdiği ve evde çalıştığı Bok-ken’i buldu. Bok-ken’i ardıç ağacından yapılmış ve üzeri defalarca cilalanmış bir antrenman silahıydı. Pek çok uzak doğu savaş sanatı ve spor çalışmasında kullanılırdı. Bir metreye yakın boyu ve samuray kılıcına uygun bir eğimi vardı. Ele rahatlıkla oturan tasarımı sayesinde rahat kullanılıyor, ağırlığı ve sertliği ile bu özellikleri birleşince onu kullanmayı bilen birisinin elinde de tehlikeli bir silah oluyordu. Kapalı alanda rahatça kullanabilmek için hızla elinde çevirip kabza mesafesini düşürdü. Kapıyı açtığında yüzüne sıcak bir rüzgar çarptı. Yavaşça odadan çıktı, zemindeki garipliği hissediyordu ama göremiyordu.
"Ulan şansa bak! Max niye havlamadı acaba?" diye düşündü. Annesi ve babası koridorun sonundaydı ve atom bombası patlasa uykudan uyandıramazdı onları ama köpeklerinin havlamaması onu endişelendirmişti.
Karanlık koridorda birkaç adım attı, zemin tanıdık değildi sanki.

"Gel!" Ses çok yakındı! Bir metreden daha da yakın diye düşündü.
"Tanrım çok yakın!" Hızla silahını savurdu. Silah boşlukta belirgin bir rüzgar sesi çıkardı. Duvara çarpması gerektiği yerde devam edince, şaşkına dönen çocuk iki kesiş daha getirdi ardı ardına, bundan kimse kaçamazdı, hele bu mesafede ve karanlıkta asla. Bir iki saniyelik bu hareketlerin sonunda dikkati çekmesi gereken şeyi fark etti...
"Duvar nerede!?"
Hafif bir fısıltı duydu, sesin yönüne sola doğru topukları üzerinde rahat ve sessizce döndü bok-ken'i artık gerektiği gibi tutuyordu. Ve birden gözlerinin önünde flaşcasına bir şey patladı. Canı acıyordu, zaten karanlıkta gözleri fal taşı gibi açılmıştı, bir an dengesini kaybetti. Bir rüzgarın hızla ona çarptığını ve uçurğunu hissetti son hatırladığı duygusu korku oldu...
Ayıldığında neredeyse kalp krizinden ölecekti. Tam başının üzerinde dolap olması gereken yerde bir çam ağacı vardı. Bir kaç saniyede o kadar çok küfretti ki kendi bile şaşırdı. Etrafına baktı, elbiseleri biraz tozlu ve eskimişti ama yerli yerindeydi. Bok_keni on metre kadar ilerideydi.
"Hass...Na, na, nasıı.. Nasıl ya!"
"Umut!"
"Umut?"

Yıllar sonra
Nuares kasabası sınırı…

Evimi geldiğim yerleri ve dilimi neredeyse unutmak üzereyim. Burası çok farklı, Nuares sorumlu olduğum üç kasbadan en iyisi; en azından bira ve Esaralis var. Hana doğru yaklaştığımda burnumu tırmalayan kokuyu hemen tanıdım; tütsü.
"Ah lanet olsun Esa, şimdi olmaz ki." Esaralis kasabanın tek hanı; Yalnız Gece’nin garsonuydu. Dört senedir tanışıyorduk, sanırım bana karşı bir şeyler hissediyordu. Barda kokuyu gidermek için tütsü yakardı. Ve ben hala tütsüden nefret ederim.

Esaralis Suaris'i görmüştü, koşa koşa hanın barda ki aynasına gitti saçlarını saldı ve düzeltti. Tüttüsüyü söndürdü ve sakladı. Suaris tütsüden nefret ederdi. Hemen iş yapıyomuş gibi eline süpürgesini aldı, oysa iki saat önce öğle yemeği bitmeden etrafı süpürmüştü. Havator Tuard oturduğu köşeden Esaralis'i hafif bir gülümsemeyle izliyordu, bu kız aşık oldu olalı çok komikleşmişti. Fakat Suaris birden meydanda durdu, bir anlık kararsızlıktan sonra demircini sokağına doğru döndü. Esaralis bunu görünce birden başından aşağı kaynar sular inmişti. Süpürgeyi yere çarptı, bir tekmede onu bara doğru ucurdu. ( Bu arada Han sahibi Tuard koca gövdesine rağmen bu esmer kızın öfkesini çekmemek için ses çıkartmadan gülmeye çalıştı. ) Kız hiddetle sakladığı yerden tütsüleri aldı ve bir kaç yere yerleştirip yaktı.

"Gerlas'la anlaşmak zordur bunu herkes bilir, hayatta görebileceğiniz en aksi cücedir. Hele bu gün tam aksi gününde." diye düşündü Kerouqs. Kerouqs kasabanın en iyi ticaret yapan avcısıydı, dolayısıyla en çok kazanan avcısydı ama kesinlikle en iyisi değildi. Bazen başkalarını tuzaklarındaki hayvanları çaldığı söylenirdi fakat bunu kimse kanıtlayamazdı. Hatta bir gün Suaris le kavga etmişler, Suaris onun altı ay tedavide kalmasını sağlayacak kadar dövmüştü. Kerouqs için en utanç verici olansa; bir çocuk tarafından feci derecede dövülmesiydi. Hem de meydanda, Çocuk tabii ki hile yapmıştı. Başka nasıl bir kılıca karşı iki kısa sopayla onu dövebilirdi ki ?
Oysa kasabadakiler bir tek hile yapan görmüştü, sopaların gözle görülmeyecek hızla vücunda ardı ardına çarpmasından şoka uğramış ve sarsıntı üzerine sarsıntı geçiren Kerouqs yere düştükten sonra onu kaybetmiş sayan Suaris'i arkadan bıçaklamaya kalmıştı. Gerçi onu gören garson kız Esaralis tarafında uyarılmasaydı yapacaktı da.
Bıcağı gören Suaris'in elleri boştu, sopaları yere yığıldığında Kerouqs yanına atmıştı. Fransız aklına geldi; " Cocuk! Yol bir yaratıcılıktır:
yol şiddetten uyum ve adalet yaratılmasıdır, karanlıktan ışık yaratan pozitif bir enerjidir.
Fiziksel hareketler ruhun prensiplerini şekillendirmelidir. Negatif güç ikilem ile karşılanmayarak onunla birleşmeli, yorumlanmalı, tekrardan küresel denge gücün yoluna doğru yönlendilirmelidir. Düşman saldırdığında onu iç güven ile karşıla. Merkezine çek ve galaksinin hareketini ve dinamiğini tekrar yarat. "
Kerouqs ne olduğunu hatırlamadı, ayıldığında kolu elinden itibaren sargılıydı. Ve iki ay böyle dolaştı. Bile asla tam olarak iyileşmedi. Yinede Suaris'in tedavisine borçluydu. Eğer o tahtaları öyle bileğini iki yanına koymasaydı kolu artık orda olmazdı. Kavga hakkında tek bildiği; Suaris'in kendisin topaç gibi çevirdiğiydi. Bunu ortağı Mira söylemişti. Mira Kuartinis bir kıt akıllıydı o yüzden ne dediğini ya da ne demek istediğini anlayamadı.
"On gümüş! Bundan fazlası olmaz, deriyi çok kötü yaralamışsın."
Kerouqs cücenin ters sesi ile kendine geldi.
"Ah yaşlı cüce ben mi yaralamışım? Saçmalama sen kürkden ne anlarsın ki?"
"Kürkden değil sersem! Paçavradan anlamam!"
"Peki peki on olsun!"
"Kazanç kazançtır." diye düşündü, çaldığı kürkün parasını alırken kulağına hiç de hoş gelmeyen o sesi duydu.
"Gerlas, istediğim kılıç hazır mı? Merhaba Kerouqs bileğin nasıl? Sana tuzaklarımdan bir daha hayvan çalmamanı söylemiştim, öyle değil mi?"
Gerlas içten içe gülümsedi, bu çocuğu seviyordu. Ondan bir kılıç istediğinde Gerlas elindekileri göstermiş, cocuk hiç birini beğenmemişti. Gerlas Cocuğa köpürmüş;
"O zaman çizde yapıyım cocuk! Ama benimle dalga geçersen, kıçına tekmeyi yersin!" demişti. Cocuk bir hafta sonra elinde bir kağıtla gelmişti, kağıt zaten bölgede zorlunurdu. Ancak cüceyi şaşırtan Suaris’in kalemde bulmuş olmasıydı. Ortak lisanı zor konuşmasına rağmen iyi yazıyordu. Gerlas orada bir gerçeği daha fark etti; yazabildiği kadarda iyi çiziyordu. Cocuk eğimli, tek ağızlı, üzerinde hiç oluğu olmayan, doksan parmak uzunluğunda, çift elle tutulabilecek ve siperi daire şeklide bir kılıç istemişti.
"Evet, parasının hakkını verdim, Suaris ama bu kılıcı nasıl kullanacaksın anlamış değilim, istediğin kadar sulandırınca keskin oldu ama çok da kırılgan." dedi Gerlas
"Merak etme demirin efendisi, kırılmayacak."
'demirin efendisi' bu söz Gerlas'ı kalbinden vurdu, bu çocuğu seviyordu, Kasabada elle tutulacak bir kaç kişiden biriydi fakat onu sevmesi Gerlas için aksilik yapmayacağı anlamına gelmiyordu.
"Saçma! Demirin tek efendisi Molbadin’dir. Hem bu şeyin kını da tehlikeli, iki tahtayı ince bir iple ve kumaşla birleştirmekten kın mı olur? Denerken az daha parmaklarımı koparacaktı."
Derken aniden duraksayıp Gerlas havayı kokladı,
"Bu şey kokusu değil mi...?" dedi yüzünde sadistçe bir ifade vardı.
Korucunun suratı ekşidi "Evet, tütsü..." dedi monoton bir sesle.
Biraz huysuzca kıkırdadı ve " Ve sen tütsüden..."
"...tütsüden nefret ederim."
Sanırım yüzüm ekşidiğinde komik oluyordum, Gerlas'ın gülümsediğini gördüm, bu yaşlı cüce için fazla görüklmedik bir şeydir. Piposuyla handaki şömine önünde bira içip, eski Trol çarpışmalarını anlatırken yüzü huzurlu olurdu ama gülmezdi. Biz konuşurken Kerouqs çoktan ortalıktan sıvışmıştı, sanırım onu bir dövüşe çağıracağımdan korktu. Oysa onu unutmuştum bile, benim tek derdim bu kılıçtı, dört senedir demirciyle onu yapmaya uğraşmıştım. Demirci oldukça iyidir, buralardaki en iyi ama yaptığı kılıclar benim gibi bir kas fakiri için oldukça ağırdır, gerçi dört sene bu yönde de oldukça geliştim ama istediğim bir kılıç olmalıydı. Fransız hep "en iyi silah; kullanabildiğindir" der. Ah Fransız seni nasılda özledim... Burası çok farklı, alışmam zaman aldı ama geçen senelerde alışıyorsun.
Nice dağlar, ırmaklar gördüm, nice ordular, kaleler ve çarpışmalar gördüm. Ahh ve ejderha efendilerini gördüm, ejderhalarıyla. Altı sene uzundu ve önümdeki yepyeni bir dünyaydı. Bilgisayarların olmadığı bir dünya, kılıçların olduğu, okçuların yarıştığı bir çağ; işte benim çağım. Bir süre cüce ordusuna izcilik yaptım. Bir sürede beni çeşitli yerlere yolladılar, bazen bir kaç mektup taşıdım, bazen de bir kaç mektup çaldım. Altı senede çok şey gördüm, şu yıldızların altına savaşan topraklarda... Gerlas’la o yaşlı ve huysuz cüceyle orduda tanışmıştık, bizi buraya yollarken amaçları bu bölgenin tamamen kontrol altında tutulmasıydı, yanımızda bir de şövalye vardı. Rahip kıyafeti ile bizimle dolaşacaktı. Bir şövalyeye rahip cübbesini giydirecek gücün hep ne olduğunu merak ettim aslında. Sanırım bu Gerlas’ı savaştan uzak tutan güçle aynıydı.Gerlas’tan şüphelenmeyeceklerdi çünkü; bir cüce için bile fazlasıyla yaşlıydı. Bense fazla gençtim ama kasabada olan kavga her şeyi benim açımdan berbat etti. Herkes Işık Getiren Launa taraftarı bir kolcu olduğumu öğrenmişti. Tanrıya şükür o gün rahip yoktu olsaydı bütün oyunumuz bir anda biterdi zira bazen bir rahip olması gerektiğini unutuveriyordu.
Yazık, savaş sonunda buralara da gelecek. Sanırım kasabalılarda bunu biliyor. Gerlas'ın her yeni kötü haber geldiğinde yüzünün asılışını ( Ve gözlerinde saklayamadığı hüznünü görüyorum.)
Ben aptal aptal bunları düşünürken ve kılıcı kınından çekmeden incelerken Gerlas'ın sesiyle irkildim.
"Dikkat et çocuk!"
Tıpkı bir büyü gibiydi, adrenalinle birlikte tüm kaslarım gerilmiş ve kulakarımda fransızın o insanı yere çalan sesini duymuştum;
"Uyan sersem çocuk! tehlike beklenmediğinde tehlikedir!" Beklemiyordum ve tehlikeydi. Gerlas'ın bakış yönüne doğru gelen kimse soldan geldiğini anladım.
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ama ortağı yakasından tutup onu demircini olduğu sokağa sürüklüyordu. Sanki delirmişti,
“O piçi öldürmeliyiz mutlaka bizi görmüş olmalı ve Gerlas'tan bir de kılıç alıyor, mutlaka ölmeli” dedi sırtına yeni yerleştirdiği sadağı ve orta boydaki av yayı ile Kerouqs. Mira'da kısa kılıç uzun yay ve mızrağı vardı.
“Nasıl yapacağız? Ona yaklaşmak, ölümle anlaşma imzalamak gibi.” dedi sesi sakindi sakinliği tamamen şaşkınlığına dayanıyordu.
“Sen mızrağı sırtına sapla, böylece yaklaşmamış olursun. Bende Gerlas'ın kımıldamaması için okla kapıdan desteklerim seni.” dedi Kerouqs.

Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ve bir kaç saniye sonra birini öldürecekti.
Mira Kuartinis suratını ekşitti handan gene o garip koku geliyordu handa ki fıstık yine tütsü denilen o lanet olası şeyi yakmıştı. Ortağı ile hızla demircinin sokağına daldılar. Kapıya yaklaşırken Mira kahramanlık hayalleri kuruyordu... Hızla mızrağını bel hizasında sıkıca tuttu ve koştu. Gerlas onları gömüştü ama artık çok geçti, bundan kimse kurtulamazdı.
Suaris hızla cücenin baktı yöne göre kendini ayarladı. Cücenin tehlike alarmıyla gerilen tüm kasları harekete geçmişti, dizleri kırıldı, vücudu dikleşti, gözleri bir çizgi halini aldı, kılıcın keskin kısmı yukarı doğru döndü, düz ve antrenmanında ( her sabah yaptığı gibi ) topuklarının üzerinde neredeyse mükemmel bir dönüş yaptı. İlk yarım turda arkasına dönmüş ve mızraklı adamı algılamıştı. Bu Kuartinis'di, ilk düşündü “neden ?” oldu.
...Ama sorular ölümü önleyemez...
Kerouqs yapabileceği kadar sessizce yayı germişti, bakımını yeni yaptığı kiriş ses çıkarmadı. Bundan sonrası kolaydı. Mira, Suaris'i öldürdükten sonra onun okuyla ölecek böylece kasabanın kahramanı o olacaktı ama gözlerine inanamadı, Suaris etrafında sakince dönüyor, cüce tezgahtan bir orman palası çıkarıyordu. Sularis dönünce mira duramadı ve mızrak yolcuğunu Gerlas'ın göğsünde tamamladı.
Aksi cüce göğsündeki mızrağı neredeyse evladını karşılayan bir babanın heyecanı ve huzuruyla karşıladı. Birazdan ölecekti, şu an tek görmek istediği ellinden ustalıkla fırlatılmış olan palanın o adi Kerouqs'un ölümünü sağlamasını seyretmekti. Ama ölürken kendi ülkesini ve dağlarını düşündü bir yürek sızısıyla. Dostu Suaris’in Mira’yı bir anda öldürüşünü, Kerouqs'un palanın çarpıp saplanmasıyla geriye doğru uçuşunu da fark etti. Kılıç çocuğun istediği gibi keskin olmuştu….
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ve ortağı Kerouqs'la gizlice hizmet ettiği ork ordusunun kahramanı olacaktı. Bu bölgenin korucusunu öldürecekti. Mira, Suaris'in kılıcı nasıl çıkardığını bile anlamamıştı, o dönerken Mira duramamış ve mızrağı cüceye saplanmıştı. Bu arada cücenin attığı miranın kafasının yanından geçti. Suaris'in kılıcı Mira'nın kollarına doğru indi. Mira kılıcı çaresiz bir bakışla takip etti, kopan kollarının ve mızrağı gördü bağırmak istedi ama yapamadı. Sanki vücudunun hareketlerini artık kontrol edemiyordu ya da uçuyordu...
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı, ilk önce kollarını sonrada kafasını kaybetti. Kafasız vücudu yerde yıkılırken gözleri önünde olan olaylara inanamamıştı, Çocuk yine hile yapmıştı.
"Ama bu sefer ölecek!" diye düşündü. Panikle oku Suaris'in ona dönmüş göğsüne attı. Heyecan ölesine benliğini sarmıştı ki; ona gelen palayı bile göremedi. Bu onun son hatası oldu. Ona çarpan palanın tepkimesiyle geriye doğru uçan Kerouqs'un, mutlu olarak ölmesini sağlayan tek şey Sularisin göğsüne giren okuydu. O da ölecekti!
Her insan kendisi için iyi bir ölüm ister. Oysa ki ölümün iyisi ya da kötüsü olur mu diye hep sormuşumdur. Yaşam her zaman ölümden güzel oldu; bunu her dağın zirvesinde, her kamp ateşinin çıtırtısında ya da her orman içi yürüşlerde bir kez daha anladım. Her insan kendisi için iyi bir ölüm ister. Ve ben yatakta ölmemeyi dilerdim.
Okçuyu o sızıyı duyuncaya kadar görememiştim. Kerouqs'un yayı ile gördüğümde herşey için çok geçti. Nefes almak için garip bir arzu duydum, canım acımıyodu, okun girdiği uzunluğa yere bakınca kalbimi parçalamış olması gerektiğini anladım. Dizlerimin üzerine çöktüğümde yine o kokuyu duydum;
...tütsü.
Kız sesleri duyup, kalabalığı görünce için tarifsiz bir huzursuzluk duydu.
"Tanrılar, o olmasın lütfen!" diyerek demirciye doğru koştu.
Demirciye ulaştığında kapıdaki cesedi hemen tanıdı, etraftaki kalabalığın yüzü asıktı, ve savaşmaya tövbe etmiş bir rahibin; kimsenin duymamış olduğu garip duasının son mısralarını işitti... Oysa kimse adamın yumruk olmuş ellerine dikkat etmedi.
İçerde daha üç ölü vardı. Birinin diz çöktüğünü ve sırtından çıkmış okla ölmüş olduğunu gördü, karanlıkta seçemiyordu ama yine de kim olduğunu biliyordu. Bayıldı.
"Gel"
Sesi hemen tanıdım; o sesti.
"Gel"
"Bitti mi?"
"Bitmek mi? hahahaha hayır çocuk. Bitmedi, yeni başlıyor!"

Onur Diler
yasak sehrin masalları
(tütsü)

15 Temmuz 2007 Pazar

GRİ ORMANDAKİ İZDEN FRP TANIMI

ALTTAKİ YAZI BİR İNTERNET SİTESİNİN FORUMUNDAN ALINMIŞTIR. GRİ ORMANDAKİ İZ'İN O FORUMA YAPTIĞI FRP TANIMIDIR.başka yer ve başka zaman başka bir hayatı kaç defa düşledik bir kahraman bir prens yada bir savaşçı... kaç kere öldük sevgilinin kollarında kaç kere öldürdük düşmanı adil yada akıllıca? işte son oyunum diye kaç kere başladınız bir frp'ye? kaç kere bu kez defalarca mecaradan maceraya koşan karakteriniz atılan kritik zarlarıyla bu kez ölecek diye geçirdiniz içinizden? kaç kere o kritik zarları gelip geçerken ve siz hala yaşamın ucundan yakalamış olan karakteriniz oynarken rahat bir nefes aldınız gülümseyerek? "dostum" yaşamak güç iştir. hayatın içinde akar o nehrin suları. bazen bu oyuna benzer ve bazen hiç bir şeye benzemez. bilirsin... kendi yalnızlıklarımıza gömülmedik mi? pek çoğumuz kaybolmadık ki istiklalin en kalabalık sokaklarında barlarında pek çoğumuz saçma yalanlara inanmadık mı? pek çoğumuz kaçmadık mı ekranların soyut beyaz koruyuculuklarının arkasına? şimdi insanlarla konuşmak, tanışmaktan öylesine korkuyoruz ki sadece klavyelerle birlikteyiz sevgililerimizden çok. dostum bilirsin hayat zor. yaşayabilmek için hep bir şeylere ihtiyacımız var. biraz ümit, biraz istek, biraz tutku, biraz aşk. onlar acıyıda beraberinde getirse de kabullenerek gülümseyebilmek güzel. işte frp buna benzer. ne kaçmaktır hayattan, ne de hayal dünsaında oynana bir tiyatro olduğunu unutmaktır aslında. bilirsin oyunlarda hep ranger, hep korucuyu oynarım. oysa ki dağlara, ormanlara olan tutkum, oyundakinden fazladır. yine de oyunda yapabildiklerimin hayalden başka bir şey olmadığını hiç unutmadım. tüm dileklerimin arasındaki en güzel şey bir daha oynayabilmektir oynumuzu. ne zaman bir çıkar gözetmeden, oyunlarımıza anlamlar yüklemeden oynamıştık gerçek hayatta? ne zaman gerçekten fedakarlık, özveri ve dürüstlük gösterdik? hatırlıyabiliyor musun? şimdi hatırlamaya bile uğraştıysan... bir an için bile... hala o masa etrafındaki varlığımız bir anlam taşıyordur. işte frp budur.