16 Temmuz 2007 Pazartesi

TÜTSÜ


yasak sehrin masalları
TüTsü
" Ve boş bir mezara ustaca kazınmış kelimeleri okudu. Onun için anlamasızdı, ortak lisanda yazılmamıştı.
“Ne yazıyor Gerlas?” Diye sordu Suaris.
Yaşlı cüce piposuyla yaklaştı, bir şeyler mırıldandı
“Hmm...” dedi “evet, evet hoş...”
“Hoş olduğuna sevindim ama ne yazıyor?”
Cüce öksürüp gırtlağını temizledi ve yazıyı okudu;
Sözler için yaşar, sözler için ölürüz. Amaç sözlerimizin, bize öğretilen düsturların ardında cesaretle yaşayabilmektir.
Suaris'e saçma gelmişti bu sözcükler, oysa ki kendi mezar taşıydı... "


Başka bir zaman, başka bir yer…
Kısa bir otobüs yolculuğunda tanışmıştık, kısa sürede ısındık birbirimize, oldukça iyi tiplerdi, evlerinde otururken tanıdık bir paket gözüme çarptı. Kendimi tutamayıp;
" Aaa tütsü" dedim.
"Evet" dedi kıvırcık saçlı, uzun boylu kız. "Sever misin? Dur yakıyım şurada tahtası olacaktı..."
Panikle "Hayır, hayır sağol ben tütsüden nefret ederim." Dedim. Fakat yine içimde o belli belirgin çızırdama oldu.
Kıvırcık saçlı kızla epeyce uğraşmıştım, böyle bir açığımı yakalayınca kaçarımadı fırsatı tabii.
"Ah ne güzel, bundan sonra hep senin için tütsü yakacağım." Hemen inadıma tütsü kokusu odaya yayıldı.
"..Ah harika..." diyorum kendi kendime, yeni yağmur yağmış sokağa bakarken. Ardımdan seslenip sordu ;
" Çay ister misin ?"
" Evet, Esara.." ağzıma izinsizce giren bu isim birden benliğimi şoka uğratıyor, kelimenin sesi birden düşüyor. Bu isim de nerden geldi şimdi aklıma? Esaralis de kimdi? Bir roman kahramanı mı yoksa bir frp karateri mi?
Bocalamamı fark etmiş olacak ki "Efendim?" dedi.
"Evet Gamze, lütfen." Dedim dalgınca ve kokunun beni uzaklara taşımasına izin verdim.
Tütsü odaklamayı sağlar
Burnun her hangi bir kokuyla dikkati dağıtmasını önler...
Tütsüden nefret ederim.

İzmir 1992

Orta yaşlarda olan ama bunu hiçbir fiziksel şartla göstermeyen, esmer, mavi gözlü adam yüksek tavanlı salonda bir ileri bir geri gidip duruyordu. "...yetmiş yedi, yetmiş sekiz... hay allah sonra ne geliyordu? ...hmmm... hatırlayamadım." Dedi gözlerinde kurnazca ifadeyle.
ve tüm salon yılgınlıkla ama disiplini elden bırakmadan bağırır;
"Bir!"
Şınav çekmek nedir bilir misiniz ?
Disiplini ?
Özgüveni ?
Gururu ?
Dayanıklılığı?
Bir uzak doğu salonunda yol gösteren, yolun anlamını kavramışsa bunların hepsini öğrenebilirsiniz.
Gülümseyerek ve aksak türkcesiyle başına geldiği öğrencinin yorgun vucuduna bakan fransız alay edercesine sordu.
"Yeniden başla! ne oldu moralin mi bozuldu?"
"Hayır... Efendim."
O sınıfın en iyisi olmasa da döneminin en iyisiydi. Vasat dercede yeteneği olmasına karşın diğerlerin üstünde bir performans gösteriridi, zor anlama gibi bir kusuru, dayanıklılığı, değişmez temel ahlakı, zihin egzersizlerindeki başarısı, kapatıyordu. İçinde Fransızın hayretle seyrettiği bir savaşma isteği vardı.
"Bir kaç ay sonra siyah kuşak sınavına hazır olur" diye düşündü yol gösteren. Bunu düşünürken saymaya da devam ediyordu. "Kırk beş... Kırk altııı..."
O zamanlar hocanın saydığı sayılardan çok tütsü kokusuna yoğunlaşırdım. Kaslarımın her demetini hissederdim, çünkü her biri zorlanmanın sınırsızlığında acı sinyallerini devamlı beynime yollardı. Tütsü kokusu ve aynı zihin egzersizi "Acı sinirlerin işlevidir, gayret kaslardan gelir..."
Tütsüden nefret ederim.
Babamlardan saklamama rağmen siyah kuşak ve dan sınavlarımda geldiler. Sanırım o aksi Fransız’ın bir parmağı vardı. Onları görünceye kadar ne korkum, ne de heyecanım olmuştu.
Mızraklarla o bildik oyuna başladığında gözler ve beyin bile yavaş kalır ellerinin yanında, sen her şeyden hızlısındır... Düşünceler her zaman geride kalır ve maç arasında gelen darbeler yüzünden şişen hareket ettirmek de zorlandığın ellerini görür ve acısını hissedersin... Sinirlerden bile hızlı... Sadece ellerin değil tüm vücudun iflas etmiştir. İşte o zaman yine o kokuyu duyarsın, kanla ve ter kokusunun arasından sıyrılır ve burnunu tırmalar... Tütsü.
Tütsüden nefret ederim.
Ağır ağır salonu selamladıklarında daha yeni yerine oturmuştu. Oğlunu ağır maskelerin ardından tanımıştı. Başka kimin gözleri onları görünce böyle fal taşı gibi açılabilirdi ki. Nasıl dört sene boyunca bunu ondan saklamayı başarmıştı... Ya da nasıl görememişti, Gerçi uzun zamandır işten başını kaldıramıyordu ama bu haddeye gelmesi ciddi olabilirdi. Onu düşüncelerinden tahtaların birbirine makineli tüfek hızıyla çarpışması çıkardı. Kucağındaki paltosunu sıktı ve göğsü daraldı fakat "çocuk" ne yaptığını biliyordu, ilk kez. Fransızla tesadüfen çarşıda karşılaşmasalardı asla bunu göremeyecek ve bilemeyecekti, morukları ise sadece bir 'bisiklet kazası' olacaktı.
"Evet yaptı" diye düşündü Fransız, uzun yıllar önce bir kampta tanıştıkları bir arkadaşının oğluydu ve kendisinden iki kat iri bir İngilizi feci halde hırpalıyordu. Stratejisi mükemmeldi; İngiliz iri ve hantaldı, bu onun sonunu getirdi...

İzmir 1993

O gece Umut bizde kalacaktı. Bende Gülçin'i arayacaktım. Hollandaya gideli Üç sene olmuştu, bir haftadır telefon açamamıştım bunun sabırsızlığı içinde odada volta atıyordum. Umut yeni yeni bir yetmişin üzerine çıkan ince uzun bir çocuktu. Oval yüz hatlarını, gözlükleri destekliyor, onu yakışıklı ile şirin arasında bırakıyordu. Geldiğinde yüzünde belli bir muziplik vardı. Geç kaldığını biliyordu ya da yüzümdeki sabırsızlığı görmüştü.
Üzerine atladığımda gülmekten kaçmaya fırsatı bile kalmamıştı. Neyse ki Gülçin'e telefon açacaktım.
Sevgilime…
Umut yediği yumrukların acısına aldırmadan gülerek.
"Oğlum bak geç kalıyorsun!" demeyi başardı. Onur panikle kol saatine baktı. Bir saat içinde bir ankesörlü telefon bulup Hollanda da ki sevgilisini aramalıydı. Yoksa kız her zamanki gibi evden çıkacaktı.
"Aha! harbiden geç kaldım, dönünce hesaplaşacağız köpek!"
Gerçi bunu yapmayacağını ikisi de biliyordu, Onur Umut'u lise birdeyken tanımıştı, o zamandan beri her allahın günü birliktelerdi. Yeni gelişmekte olan kişilikleri birbirlerini desteklerken birbirlerini ailelerinden bile iyi tanıyorlardı. Umut biliyordu ki Gülçin'le konuştuktan sonra Onur hiç bir şeyi hatırlamayacaktı… her zamanki gibi...
Kahkahayı bastı Umut!
"Tabii, tabii."
Sonrası...
Boşluk….
Onur bir haftadır tatildeydi. Bu yüzden Hollanda’yı arayamamıştı. Bir hafta sonunda aradığında ise Gülçin'in bir trafik kazası yaptığını ve o gece onu hayata bağlayan makinenin kapanacağını öğrenmişti. Konuştuğu kişi babasıydı, o adamla son görüşmesiydi, bir daha hiç görmedi onu. Eve üç saat sonra döndü. O ara ne yaptığını hatırlamıyor, meraktan delirmiş ailesi ve arkadaşı sorduğunda sadece omur silkiyordu. O akşam Umut üzerine fazla varmadı, Onur da annesi haricinde kimseye bir şey söylememişti, sessizce battaniyenin altında ağlamış ve sonunda sızmıştı. Umut arkadaşının uyuduğunu anlayınca bir iç geçirip kendisini de sonunda uykuya bıraktı.
Rüzgar ve kuş sesleri...
Endişeyle yanındaki açılır kapanır yatakta yatan, arkadaşını itekliyor gözleri karanlık ama bildik odada rasgele etrafı araştırıyordu. "Umut oğlum uyan, aloo kime diyorum."
Sertçe dürtmesine rağmen arkadaşını uyandırmamıştı, kapının altından gelen kum tanelerini karanlıkta göremedi fakat rüzgarı hissetti. Eylül'ün ilk haftasıydı, pencereden dışarı baktı. Zifiri karanlık... Her zaman caddenin karşısındaki halı sahada bir tane spot yanardı ya da kıyının karşı tarafı görünürdü.
“Nerde bu ışıklar ya...”dedi. Acaba elektirk mi kesik ? diye düşündü.
"Gel"
Bu tek kelime tüm benliğini sarstı. Bir anda korku hızla damarlarında dolandı. Fransız’ı ve “tekrar” bağırtısını kulaklarında sancırcasına hissetti.
"Uyan sersem çocuk! tehlike beklenmediğinde tehlikedir!"
"Kahretsin" dedi hızla giyindi, hafta sonları tracking için kullandığı outdoor ayakkabılarını buldu, üstündeki açık renk pijamalarla çok rahat görünürdü; hemen üstündekileri değiştirtdi, el yordamıyla bir hafta önce bitirdiği ve evde çalıştığı Bok-ken’i buldu. Bok-ken’i ardıç ağacından yapılmış ve üzeri defalarca cilalanmış bir antrenman silahıydı. Pek çok uzak doğu savaş sanatı ve spor çalışmasında kullanılırdı. Bir metreye yakın boyu ve samuray kılıcına uygun bir eğimi vardı. Ele rahatlıkla oturan tasarımı sayesinde rahat kullanılıyor, ağırlığı ve sertliği ile bu özellikleri birleşince onu kullanmayı bilen birisinin elinde de tehlikeli bir silah oluyordu. Kapalı alanda rahatça kullanabilmek için hızla elinde çevirip kabza mesafesini düşürdü. Kapıyı açtığında yüzüne sıcak bir rüzgar çarptı. Yavaşça odadan çıktı, zemindeki garipliği hissediyordu ama göremiyordu.
"Ulan şansa bak! Max niye havlamadı acaba?" diye düşündü. Annesi ve babası koridorun sonundaydı ve atom bombası patlasa uykudan uyandıramazdı onları ama köpeklerinin havlamaması onu endişelendirmişti.
Karanlık koridorda birkaç adım attı, zemin tanıdık değildi sanki.

"Gel!" Ses çok yakındı! Bir metreden daha da yakın diye düşündü.
"Tanrım çok yakın!" Hızla silahını savurdu. Silah boşlukta belirgin bir rüzgar sesi çıkardı. Duvara çarpması gerektiği yerde devam edince, şaşkına dönen çocuk iki kesiş daha getirdi ardı ardına, bundan kimse kaçamazdı, hele bu mesafede ve karanlıkta asla. Bir iki saniyelik bu hareketlerin sonunda dikkati çekmesi gereken şeyi fark etti...
"Duvar nerede!?"
Hafif bir fısıltı duydu, sesin yönüne sola doğru topukları üzerinde rahat ve sessizce döndü bok-ken'i artık gerektiği gibi tutuyordu. Ve birden gözlerinin önünde flaşcasına bir şey patladı. Canı acıyordu, zaten karanlıkta gözleri fal taşı gibi açılmıştı, bir an dengesini kaybetti. Bir rüzgarın hızla ona çarptığını ve uçurğunu hissetti son hatırladığı duygusu korku oldu...
Ayıldığında neredeyse kalp krizinden ölecekti. Tam başının üzerinde dolap olması gereken yerde bir çam ağacı vardı. Bir kaç saniyede o kadar çok küfretti ki kendi bile şaşırdı. Etrafına baktı, elbiseleri biraz tozlu ve eskimişti ama yerli yerindeydi. Bok_keni on metre kadar ilerideydi.
"Hass...Na, na, nasıı.. Nasıl ya!"
"Umut!"
"Umut?"

Yıllar sonra
Nuares kasabası sınırı…

Evimi geldiğim yerleri ve dilimi neredeyse unutmak üzereyim. Burası çok farklı, Nuares sorumlu olduğum üç kasbadan en iyisi; en azından bira ve Esaralis var. Hana doğru yaklaştığımda burnumu tırmalayan kokuyu hemen tanıdım; tütsü.
"Ah lanet olsun Esa, şimdi olmaz ki." Esaralis kasabanın tek hanı; Yalnız Gece’nin garsonuydu. Dört senedir tanışıyorduk, sanırım bana karşı bir şeyler hissediyordu. Barda kokuyu gidermek için tütsü yakardı. Ve ben hala tütsüden nefret ederim.

Esaralis Suaris'i görmüştü, koşa koşa hanın barda ki aynasına gitti saçlarını saldı ve düzeltti. Tüttüsüyü söndürdü ve sakladı. Suaris tütsüden nefret ederdi. Hemen iş yapıyomuş gibi eline süpürgesini aldı, oysa iki saat önce öğle yemeği bitmeden etrafı süpürmüştü. Havator Tuard oturduğu köşeden Esaralis'i hafif bir gülümsemeyle izliyordu, bu kız aşık oldu olalı çok komikleşmişti. Fakat Suaris birden meydanda durdu, bir anlık kararsızlıktan sonra demircini sokağına doğru döndü. Esaralis bunu görünce birden başından aşağı kaynar sular inmişti. Süpürgeyi yere çarptı, bir tekmede onu bara doğru ucurdu. ( Bu arada Han sahibi Tuard koca gövdesine rağmen bu esmer kızın öfkesini çekmemek için ses çıkartmadan gülmeye çalıştı. ) Kız hiddetle sakladığı yerden tütsüleri aldı ve bir kaç yere yerleştirip yaktı.

"Gerlas'la anlaşmak zordur bunu herkes bilir, hayatta görebileceğiniz en aksi cücedir. Hele bu gün tam aksi gününde." diye düşündü Kerouqs. Kerouqs kasabanın en iyi ticaret yapan avcısıydı, dolayısıyla en çok kazanan avcısydı ama kesinlikle en iyisi değildi. Bazen başkalarını tuzaklarındaki hayvanları çaldığı söylenirdi fakat bunu kimse kanıtlayamazdı. Hatta bir gün Suaris le kavga etmişler, Suaris onun altı ay tedavide kalmasını sağlayacak kadar dövmüştü. Kerouqs için en utanç verici olansa; bir çocuk tarafından feci derecede dövülmesiydi. Hem de meydanda, Çocuk tabii ki hile yapmıştı. Başka nasıl bir kılıca karşı iki kısa sopayla onu dövebilirdi ki ?
Oysa kasabadakiler bir tek hile yapan görmüştü, sopaların gözle görülmeyecek hızla vücunda ardı ardına çarpmasından şoka uğramış ve sarsıntı üzerine sarsıntı geçiren Kerouqs yere düştükten sonra onu kaybetmiş sayan Suaris'i arkadan bıçaklamaya kalmıştı. Gerçi onu gören garson kız Esaralis tarafında uyarılmasaydı yapacaktı da.
Bıcağı gören Suaris'in elleri boştu, sopaları yere yığıldığında Kerouqs yanına atmıştı. Fransız aklına geldi; " Cocuk! Yol bir yaratıcılıktır:
yol şiddetten uyum ve adalet yaratılmasıdır, karanlıktan ışık yaratan pozitif bir enerjidir.
Fiziksel hareketler ruhun prensiplerini şekillendirmelidir. Negatif güç ikilem ile karşılanmayarak onunla birleşmeli, yorumlanmalı, tekrardan küresel denge gücün yoluna doğru yönlendilirmelidir. Düşman saldırdığında onu iç güven ile karşıla. Merkezine çek ve galaksinin hareketini ve dinamiğini tekrar yarat. "
Kerouqs ne olduğunu hatırlamadı, ayıldığında kolu elinden itibaren sargılıydı. Ve iki ay böyle dolaştı. Bile asla tam olarak iyileşmedi. Yinede Suaris'in tedavisine borçluydu. Eğer o tahtaları öyle bileğini iki yanına koymasaydı kolu artık orda olmazdı. Kavga hakkında tek bildiği; Suaris'in kendisin topaç gibi çevirdiğiydi. Bunu ortağı Mira söylemişti. Mira Kuartinis bir kıt akıllıydı o yüzden ne dediğini ya da ne demek istediğini anlayamadı.
"On gümüş! Bundan fazlası olmaz, deriyi çok kötü yaralamışsın."
Kerouqs cücenin ters sesi ile kendine geldi.
"Ah yaşlı cüce ben mi yaralamışım? Saçmalama sen kürkden ne anlarsın ki?"
"Kürkden değil sersem! Paçavradan anlamam!"
"Peki peki on olsun!"
"Kazanç kazançtır." diye düşündü, çaldığı kürkün parasını alırken kulağına hiç de hoş gelmeyen o sesi duydu.
"Gerlas, istediğim kılıç hazır mı? Merhaba Kerouqs bileğin nasıl? Sana tuzaklarımdan bir daha hayvan çalmamanı söylemiştim, öyle değil mi?"
Gerlas içten içe gülümsedi, bu çocuğu seviyordu. Ondan bir kılıç istediğinde Gerlas elindekileri göstermiş, cocuk hiç birini beğenmemişti. Gerlas Cocuğa köpürmüş;
"O zaman çizde yapıyım cocuk! Ama benimle dalga geçersen, kıçına tekmeyi yersin!" demişti. Cocuk bir hafta sonra elinde bir kağıtla gelmişti, kağıt zaten bölgede zorlunurdu. Ancak cüceyi şaşırtan Suaris’in kalemde bulmuş olmasıydı. Ortak lisanı zor konuşmasına rağmen iyi yazıyordu. Gerlas orada bir gerçeği daha fark etti; yazabildiği kadarda iyi çiziyordu. Cocuk eğimli, tek ağızlı, üzerinde hiç oluğu olmayan, doksan parmak uzunluğunda, çift elle tutulabilecek ve siperi daire şeklide bir kılıç istemişti.
"Evet, parasının hakkını verdim, Suaris ama bu kılıcı nasıl kullanacaksın anlamış değilim, istediğin kadar sulandırınca keskin oldu ama çok da kırılgan." dedi Gerlas
"Merak etme demirin efendisi, kırılmayacak."
'demirin efendisi' bu söz Gerlas'ı kalbinden vurdu, bu çocuğu seviyordu, Kasabada elle tutulacak bir kaç kişiden biriydi fakat onu sevmesi Gerlas için aksilik yapmayacağı anlamına gelmiyordu.
"Saçma! Demirin tek efendisi Molbadin’dir. Hem bu şeyin kını da tehlikeli, iki tahtayı ince bir iple ve kumaşla birleştirmekten kın mı olur? Denerken az daha parmaklarımı koparacaktı."
Derken aniden duraksayıp Gerlas havayı kokladı,
"Bu şey kokusu değil mi...?" dedi yüzünde sadistçe bir ifade vardı.
Korucunun suratı ekşidi "Evet, tütsü..." dedi monoton bir sesle.
Biraz huysuzca kıkırdadı ve " Ve sen tütsüden..."
"...tütsüden nefret ederim."
Sanırım yüzüm ekşidiğinde komik oluyordum, Gerlas'ın gülümsediğini gördüm, bu yaşlı cüce için fazla görüklmedik bir şeydir. Piposuyla handaki şömine önünde bira içip, eski Trol çarpışmalarını anlatırken yüzü huzurlu olurdu ama gülmezdi. Biz konuşurken Kerouqs çoktan ortalıktan sıvışmıştı, sanırım onu bir dövüşe çağıracağımdan korktu. Oysa onu unutmuştum bile, benim tek derdim bu kılıçtı, dört senedir demirciyle onu yapmaya uğraşmıştım. Demirci oldukça iyidir, buralardaki en iyi ama yaptığı kılıclar benim gibi bir kas fakiri için oldukça ağırdır, gerçi dört sene bu yönde de oldukça geliştim ama istediğim bir kılıç olmalıydı. Fransız hep "en iyi silah; kullanabildiğindir" der. Ah Fransız seni nasılda özledim... Burası çok farklı, alışmam zaman aldı ama geçen senelerde alışıyorsun.
Nice dağlar, ırmaklar gördüm, nice ordular, kaleler ve çarpışmalar gördüm. Ahh ve ejderha efendilerini gördüm, ejderhalarıyla. Altı sene uzundu ve önümdeki yepyeni bir dünyaydı. Bilgisayarların olmadığı bir dünya, kılıçların olduğu, okçuların yarıştığı bir çağ; işte benim çağım. Bir süre cüce ordusuna izcilik yaptım. Bir sürede beni çeşitli yerlere yolladılar, bazen bir kaç mektup taşıdım, bazen de bir kaç mektup çaldım. Altı senede çok şey gördüm, şu yıldızların altına savaşan topraklarda... Gerlas’la o yaşlı ve huysuz cüceyle orduda tanışmıştık, bizi buraya yollarken amaçları bu bölgenin tamamen kontrol altında tutulmasıydı, yanımızda bir de şövalye vardı. Rahip kıyafeti ile bizimle dolaşacaktı. Bir şövalyeye rahip cübbesini giydirecek gücün hep ne olduğunu merak ettim aslında. Sanırım bu Gerlas’ı savaştan uzak tutan güçle aynıydı.Gerlas’tan şüphelenmeyeceklerdi çünkü; bir cüce için bile fazlasıyla yaşlıydı. Bense fazla gençtim ama kasabada olan kavga her şeyi benim açımdan berbat etti. Herkes Işık Getiren Launa taraftarı bir kolcu olduğumu öğrenmişti. Tanrıya şükür o gün rahip yoktu olsaydı bütün oyunumuz bir anda biterdi zira bazen bir rahip olması gerektiğini unutuveriyordu.
Yazık, savaş sonunda buralara da gelecek. Sanırım kasabalılarda bunu biliyor. Gerlas'ın her yeni kötü haber geldiğinde yüzünün asılışını ( Ve gözlerinde saklayamadığı hüznünü görüyorum.)
Ben aptal aptal bunları düşünürken ve kılıcı kınından çekmeden incelerken Gerlas'ın sesiyle irkildim.
"Dikkat et çocuk!"
Tıpkı bir büyü gibiydi, adrenalinle birlikte tüm kaslarım gerilmiş ve kulakarımda fransızın o insanı yere çalan sesini duymuştum;
"Uyan sersem çocuk! tehlike beklenmediğinde tehlikedir!" Beklemiyordum ve tehlikeydi. Gerlas'ın bakış yönüne doğru gelen kimse soldan geldiğini anladım.
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ama ortağı yakasından tutup onu demircini olduğu sokağa sürüklüyordu. Sanki delirmişti,
“O piçi öldürmeliyiz mutlaka bizi görmüş olmalı ve Gerlas'tan bir de kılıç alıyor, mutlaka ölmeli” dedi sırtına yeni yerleştirdiği sadağı ve orta boydaki av yayı ile Kerouqs. Mira'da kısa kılıç uzun yay ve mızrağı vardı.
“Nasıl yapacağız? Ona yaklaşmak, ölümle anlaşma imzalamak gibi.” dedi sesi sakindi sakinliği tamamen şaşkınlığına dayanıyordu.
“Sen mızrağı sırtına sapla, böylece yaklaşmamış olursun. Bende Gerlas'ın kımıldamaması için okla kapıdan desteklerim seni.” dedi Kerouqs.

Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ve bir kaç saniye sonra birini öldürecekti.
Mira Kuartinis suratını ekşitti handan gene o garip koku geliyordu handa ki fıstık yine tütsü denilen o lanet olası şeyi yakmıştı. Ortağı ile hızla demircinin sokağına daldılar. Kapıya yaklaşırken Mira kahramanlık hayalleri kuruyordu... Hızla mızrağını bel hizasında sıkıca tuttu ve koştu. Gerlas onları gömüştü ama artık çok geçti, bundan kimse kurtulamazdı.
Suaris hızla cücenin baktı yöne göre kendini ayarladı. Cücenin tehlike alarmıyla gerilen tüm kasları harekete geçmişti, dizleri kırıldı, vücudu dikleşti, gözleri bir çizgi halini aldı, kılıcın keskin kısmı yukarı doğru döndü, düz ve antrenmanında ( her sabah yaptığı gibi ) topuklarının üzerinde neredeyse mükemmel bir dönüş yaptı. İlk yarım turda arkasına dönmüş ve mızraklı adamı algılamıştı. Bu Kuartinis'di, ilk düşündü “neden ?” oldu.
...Ama sorular ölümü önleyemez...
Kerouqs yapabileceği kadar sessizce yayı germişti, bakımını yeni yaptığı kiriş ses çıkarmadı. Bundan sonrası kolaydı. Mira, Suaris'i öldürdükten sonra onun okuyla ölecek böylece kasabanın kahramanı o olacaktı ama gözlerine inanamadı, Suaris etrafında sakince dönüyor, cüce tezgahtan bir orman palası çıkarıyordu. Sularis dönünce mira duramadı ve mızrak yolcuğunu Gerlas'ın göğsünde tamamladı.
Aksi cüce göğsündeki mızrağı neredeyse evladını karşılayan bir babanın heyecanı ve huzuruyla karşıladı. Birazdan ölecekti, şu an tek görmek istediği ellinden ustalıkla fırlatılmış olan palanın o adi Kerouqs'un ölümünü sağlamasını seyretmekti. Ama ölürken kendi ülkesini ve dağlarını düşündü bir yürek sızısıyla. Dostu Suaris’in Mira’yı bir anda öldürüşünü, Kerouqs'un palanın çarpıp saplanmasıyla geriye doğru uçuşunu da fark etti. Kılıç çocuğun istediği gibi keskin olmuştu….
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı ve ortağı Kerouqs'la gizlice hizmet ettiği ork ordusunun kahramanı olacaktı. Bu bölgenin korucusunu öldürecekti. Mira, Suaris'in kılıcı nasıl çıkardığını bile anlamamıştı, o dönerken Mira duramamış ve mızrağı cüceye saplanmıştı. Bu arada cücenin attığı miranın kafasının yanından geçti. Suaris'in kılıcı Mira'nın kollarına doğru indi. Mira kılıcı çaresiz bir bakışla takip etti, kopan kollarının ve mızrağı gördü bağırmak istedi ama yapamadı. Sanki vücudunun hareketlerini artık kontrol edemiyordu ya da uçuyordu...
Mira Kuartinis kasabaya geleli on dakika bile olmamıştı, ilk önce kollarını sonrada kafasını kaybetti. Kafasız vücudu yerde yıkılırken gözleri önünde olan olaylara inanamamıştı, Çocuk yine hile yapmıştı.
"Ama bu sefer ölecek!" diye düşündü. Panikle oku Suaris'in ona dönmüş göğsüne attı. Heyecan ölesine benliğini sarmıştı ki; ona gelen palayı bile göremedi. Bu onun son hatası oldu. Ona çarpan palanın tepkimesiyle geriye doğru uçan Kerouqs'un, mutlu olarak ölmesini sağlayan tek şey Sularisin göğsüne giren okuydu. O da ölecekti!
Her insan kendisi için iyi bir ölüm ister. Oysa ki ölümün iyisi ya da kötüsü olur mu diye hep sormuşumdur. Yaşam her zaman ölümden güzel oldu; bunu her dağın zirvesinde, her kamp ateşinin çıtırtısında ya da her orman içi yürüşlerde bir kez daha anladım. Her insan kendisi için iyi bir ölüm ister. Ve ben yatakta ölmemeyi dilerdim.
Okçuyu o sızıyı duyuncaya kadar görememiştim. Kerouqs'un yayı ile gördüğümde herşey için çok geçti. Nefes almak için garip bir arzu duydum, canım acımıyodu, okun girdiği uzunluğa yere bakınca kalbimi parçalamış olması gerektiğini anladım. Dizlerimin üzerine çöktüğümde yine o kokuyu duydum;
...tütsü.
Kız sesleri duyup, kalabalığı görünce için tarifsiz bir huzursuzluk duydu.
"Tanrılar, o olmasın lütfen!" diyerek demirciye doğru koştu.
Demirciye ulaştığında kapıdaki cesedi hemen tanıdı, etraftaki kalabalığın yüzü asıktı, ve savaşmaya tövbe etmiş bir rahibin; kimsenin duymamış olduğu garip duasının son mısralarını işitti... Oysa kimse adamın yumruk olmuş ellerine dikkat etmedi.
İçerde daha üç ölü vardı. Birinin diz çöktüğünü ve sırtından çıkmış okla ölmüş olduğunu gördü, karanlıkta seçemiyordu ama yine de kim olduğunu biliyordu. Bayıldı.
"Gel"
Sesi hemen tanıdım; o sesti.
"Gel"
"Bitti mi?"
"Bitmek mi? hahahaha hayır çocuk. Bitmedi, yeni başlıyor!"

Onur Diler
yasak sehrin masalları
(tütsü)

Hiç yorum yok: